Kısıklı Caddesi No:101 Üsküdar/İstanbul
0 216 410 24 24
av.bilgehanozdemir@gmail.com

Suç Örgütü

Suç Örgütü

Prof. Dr. Ersan Şen

Av. Bilgehan Özdemir

 

Suç Örgütü*

 

I- Suç işlemek için örgüt kurma suçuna genel bakış

II- Suç örgütü konusunda Mukayeseli Hukuka bakış

III- Suç örgütü kurma suçunun maddi ve manevi unsurları

IV- Suç örgütü ile diğer birlikteliklerin farkları

V- Suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçunun getirdiği sınırlamalar, farklı hüküm ve uygulamalar

VI- TCK m.220 hükümlerinin açıklanması

VII- TCK m.220/5 karşısında suç örgütü yöneticisinin hukuki durumu

VIII- Suç örgütü fiilinin bağımsız bir suç tipi olarak tanımlanmasının sonuçları

IX- Suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçlarına yargılamalarda görev sorunu

X- TCK m.220/7’den kaynaklanan ceza sorumluluğu

XI- Suç örgütü varlığının ispatı

 

 

 

 

 

 

SUÇ ÖRGÜTÜ

 

I- Suç işlemek için örgüt kurma suçuna genel bakış;

Örgütlenme bir haktır. Demokratik toplumlar ile demokratik hukuk devletlerinde, toplumu oluşturan bireylerin bazı ortak hukuki yararlar çerçevesinde birleşip faaliyette bulunmaları hukuka uygundur. İnsanların birleşip “ortak ses” olarak daha etkili bir şekilde taleplerini dile getirmesinde hiçbir sakınca olamaz. Demokratik hukuk devletinde tek seslilik değil çok seslilik, farklılık, talep ve tartışmalarda çeşitlilik vardır. Bireylerin, dernek, vakıf, şirket, kooperatif, siyasi parti, sendika ve meslek örgütleri kurmak ve bu yerlere üye olmak suretiyle menfaatlerini korumaları, otoriteyi ve iktidarı eleştirmeleri, eleştirip “karşı duruş” sergilemeleri olağandır. Bu birliktelik ve hiyerarşik yapılanmalar suç işlemek için kurulmadıkça sorun çıkmamalı, bu birliktelik ve yapılanmalara katılmaktan dolayı kimseye de ceza sorumluluğu yüklenmemelidir.

Ceza Hukuku, düşünceye ve düşünce açıklama hürriyetine müdahale etmez ve sivil toplum örgütlerine de sınırlama getirmez. Ancak bazı sınırlar aşılmış, bu sebeple bazı ve hak ve hürriyetler bakımından tehlikeli ve zararlı sonuçlar ortaya çıkmış ise, Ceza Hukuku istisnai olarak düşünce açıklama hürriyetine ve hiyerarşik yapılanmalara müdahale etme gereği duyabilir.

Bağımsız bir suçu tipi olarak tanımlanması fikrine karşı olduğumuz “suç örgütü” kavramı, hukuka aykırı amaçlar için bir araya gelen insanların kurduğu yapılanmalara, daha tehlike aşamasında müdahale etme ve zararlı sonuç gerçekleşmeden önleme isteğinden kaynaklanmıştır. Başkalarının hak ve hürriyetleri ile kamu düzenini ve barışını koruyucu gibi gösterilmek suretiyle görünüşte mantıklı sayılabilecek ayrı bir suç olarak tanımlanmış suç örgütü kurmak fiili, esas itibariyle henüz eyleme dönüşmeyen ve düşünce aşamasında olan birlikteliklere müdahale etmek, düşünce açıklama ve birlikte hareket etme hürriyetini bazı üstün amaçlar için sınırlamak sonucuna yol açar. Bu düşünceye katılmadığımızı ve TCK m.220’de düzenlendiği biçimde “suç örgütü” fiilinin bağımsız suç sayılmasında isabet görmediğimizi şimdiden ifade etmek isteriz.

Suç işlemek için örgüt kurma suçu, Türk Ceza Kanunu’nun 220. maddesinde düzenlenmiş olup, bu hükmün dışında TCK m.78’de soykırım ve insanlığa karşı suçları işlemek amacıyla örgüt kurma suçu ve TCK m.314’de de silahlı örgüt suçuna yer verilmiştir. 78. maddede düzenlenen suç örgütü, “Anayasal düzene ve bu düzenin işleyişine karşı suçlar” başlıklı Beşinci Bölüm altında “silahlı örgüt” fiilini suç sayan 314. maddede öngörüldüğü gibi, bu defa soykırım ve/veya insanlığa karşı suçları işlemek amacıyla kurulan suç örgütlenmelerini kapsamaktadır. Bu örgütün varlığı, 78. maddedeki unsurlara göre değerlendirilmelidir. Kanunun 314. maddesi örgütün Kanunun 6. maddesinin birinci fıkrasının (f) bendinde öngörülen silahlarla donatılmış olmasını aradığı halde, 78. maddede örgütün varlığından bahsedilebilmesi için “silah” unsuru zorunlu bir unsur olarak kabul edilmemiştir.

  1. madde, genel bir tanımlama ile “suç işlemek amacıyla örgüt kurma” suçunu ve bu suçun unsurlarını düzenlemiştir. Buna göre, kanun koyucunun suç saydığı fiilleri işlemek amacıyla örgüt kuranlar veya yönetenler, örgütün yapısı, sahip bulunduğu üye sayısı (en az üç kişi olmalıdır) ile araç ve gereç bakımından amaç suçları işlemeye elverişli olması halinde örgüt kurma suçu gerçekleşmiş sayılacaktır. İşte bu şekilde bir tanımlama, maalesef 78. maddede yer almamaktadır. Her iki maddeyi birbirinden bağımsız değerlendirmekle birlikte, 78. maddedeki örgütlenmenin unsurlarının tespiti bakımından 220. maddedeki tanımlamadan faydalanmak gerekebilir. Örneğin, örgütün üye sayısı bakımından tamam sayılabilmesi hakkında 78. maddede düzenleme olmadığından, 220. maddede yer alan “en az üç üye” kavramını kullanmak uygun olacaktır.

Yukarıdaki açıklamaya rağmen kanaatimizce, silahlı örgüt suçunu düzenleyen TCK m.314’ün üçüncü fıkrasında yer alan ve TCK m.220 hükümlerinin silahlı örgütün unsurlarının tespitinde esas alınmasını öngören, “Suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçuna ilişkin diğer hükümler, bu suç açısından aynen uygulanır.” hükmüne benzer şekilde, TCK m.78’de düzenlenen örgüt suçu ile ilgili bir düzenlemenin yapılması isabetli olacaktır. Aksi takdirde, soykırım ve insanlığa karşı suçlar bakımından özel düzenleme niteliği içeren m.78’de tanımını bulan örgüt suçuna, TCK m.220 hükümlerinin uygulanması mümkün olamayacaktır. Örneğin, “Uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti” suçunu düzenleyen 188. maddenin beşinci fıkrasında, “Yukarıdaki fıkralarda gösterilen suçların, suç işlemek için teşkil edilmiş bir örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenmesi halinde, verilecek ceza yarı oranında artırılır.” hükmüne yer verilerek, genel bir düzenleme içeren TCK m.220’ye örtülü olarak atıf yapıldığı görülmektedir. Ancak benzer bir düzenleme, suç örgütü kurmak ve yönetmek ile ilgili özel bir suç tipi öngören TCK m.78’de bulunmamaktadır.

“Suç işlemek için örgüt kurma” başlıklı TCK m.220’ye göre, “(1) Kanunun suç saydığı fiilleri işlemek amacıyla örgüt kuranlar veya yönetenler, örgütün yapısı, sahip bulunduğu üye sayısı ile araç ve gereç bakımından amaç suçları işlemeye elverişli olması halinde, iki yıldan altı yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Ancak, örgütün varlığı için üye sayısının en az üç kişi olması gerekir.

(2) Suç işlemek amacıyla kurulmuş olan örgüte üye olanlar, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

(3) Örgütün silahlı olması halinde, yukarıdaki fıkralara göre verilecek ceza dörtte birinden yarısına kadar artırılır.

(4) Örgütün faaliyeti çerçevesinde suç işlenmesi halinde, ayrıca bu suçlardan dolayı da cezaya hükmolunur.

(5) Örgüt yöneticileri, örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenen bütün suçlardan dolayı ayrıca fail olarak cezalandırılır.

(6) Örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleyen kişi, ayrıca örgüte üye olmak suçundan dolayı cezalandırılır.

(7) Örgüt içindeki hiyerarşik yapıya dahil olmamakla birlikte, örgüte bilerek ve isteyerek yardım eden kişi, örgüt üyesi olarak cezalandırılır.

(8) Örgütün veya amacının propagandasını yapan kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Bu suçun basın ve yayın yolu ile işlenmesi halinde, verilecek ceza yarı oranında artırılır”.

Türk Ceza Hukuku’nun bütünü bakımından suç örgütü kurma ve yönetme ile örgüte üye olma ve bilerek ve isteyerek yardım etme suçlarının bağımsız bir suç tipi değil, Türk Ceza Kanunu’nun Genel Hükümler bahsinde bir suç katalogu altında veya bazı suçların nitelikli halleri olarak her suç tipinin tanımında suçun ağırlaştırıcı sebebi olarak gösterilmesi daha isabetli olacaktır.

Kişi hak ve hürriyetlerinin Türk Ceza Hukuku ve Türk Ceza Yargılaması Hukuku açısından korunması, suç örgütü fiilinin bağımsız bir suç saymaktan ziyade bazı suçların ağırlaştırıcı hali olarak düzenlemek suretiyle daha isabetli sağlanabilir. Sırf cezalandırmak ve bu düşünceden hareketle insanın her davranışı ve diğer insanlarla biraraya gelmek suretiyle örgütlenmesi hakkında sübjektif nitelendirmeler yaparak ceza sorumluluğu alanını genişletmek ve ortada henüz dış dünyaya etkili bir suça teşebbüs dahi olmaksızın bireyleri cezalandırmak gayreti içinde olmak, neticede fayda yerine zarar getirecek, devleti “hukuk devleti” olmaktan uzaklaştırıp, “polis devleti” olmaya yaklaştıracaktır. İlk bakışta, henüz suç işlenmeden müdahale edilmesi ve örgütün işlemeyi hedeflediği amaç suçun engellenmesi adına suç örgütü kurma ve yönetme fiilinin suç olarak tanımlanması yerinde görülebilir. Ancak bu önleme amacında aşırıya gidildiğinde, bireyin düşünce açıklama hürriyetine müdahale edildiğinde, iştirak halindeki birliktelikler suç örgütü sayılmaya çalışıldığında ve suç örgütü olup olmadığına bakılmaksızın ceza sorumluluğu alanı genişletildiğinde, tüm örgütlere yansıtıldığında, suç örgütü kurmak ve yönetmek ile bu örgüte üye olmak fiilinin bağımsız suç sayılması yarardan çok zarar getirecek ve otoritenin gücünü artırarak toplum ve bireylere korku ve endişe oluşmasına yol açacaktır. Bu durumda ise, otorite tarafından suç örgütüne yönelik operasyon ve müdahale yapılacağı iddiası ile birçok kişinin hak ve hürriyetine müdahale edildiği, kısıtlama getirildiği, bu amaç kapsamında Ceza Hukuku ve Ceza Yargılaması Hukuku araçlarının kötüye kullanıldığı görülecektir.

Yakalama ve gözaltı tedbirlerini düzenleyen CMK m.90 ve 91’in tatbikinde, sıkça suç örgütü yönetmek ve suç örgütüne üye olmak fiillerinin dayanak alındığı, bu yolla birçok insanın “mevcutlu”, yani yakalama ve gözaltına alma tedbirlerin uygulanması suretiyle savcılık makamı ve hakim önüne çıkarıldığı görülmektedir. Mütemadi, yani neticesi devam eden örgüt yönetmek ve örgüt üyesi olmak suçları, yanlış bir şekilde “kişiye suç işlerken rastlanılması” olarak yorumlanmaktadır. Burada suç işlenmiş olup, sadece netice ve etkisi devam etmektedir. Örgüt yönetmek ve üyelik suçlarının TCK m.220/1 ve 2’de aranan maddi unsurları çoktan gerçekleşmiş olup, burada kişiye suç işlerken rastlanılmamaktadır.

Ancak CMK m.90/1-b’de yer alan, “Suçüstü bir fiilden dolayı izlenen kişinin kaçma olanağının bulunması veya hemen kimliğini belirleme olanağı bulunmaması” hükmü ile “suçüstü” kavramını tanımlayan CMK m.2/1-j,1’deki “işlenmekte olan suçu” ibaresi birlikte değerlendirildiğinde, örgüt yönetmek ve örgüt üyesi olmak suçlarının şüphelileri bakımından yakalama ve gözaltına alma tedbirleri ile ilgili ciddi bir sorunun varlığı inkar edilemez. Maalesef örgütlü suçlulukla ilgili soruşturmalarda, CMK m.98/1, 145, 146 ve 251/6 yerine daha çok CMK m.90/1’in uygulandığını, özellikle arama tedbiri ile beraber şüphelinin yakalanıp gözaltına alınması yoluna gidildiğini sıkça görmek mümkündür. Oysa mütemadi suçlardan olan örgüt yönetmek ve örgüt üyeliği fiillerinde, işlenmekte olan suç veya henüz işlenen suç veya suça teşebbüs ile işlenmesinden veya teşebbüs edilmesinden hemen sonra yapılan takiple şüphelinin yakalanması sözkonusu değildir.

Örgüt yöneticiliği ve üyeliğinde, TCK m.220/1 anlamında suç örgütünün varlığı tespit edilip örgütün yönetici ve üyeleri belirlenmişse, bu durumda önce CMK m.98, 145, 146 ve 251/6’nın tatbiki yoluna gidilmelidir. Bununla birlikte suç örgütünün yöneticisi ve üyeleri, kanunun suç saydığı fiilleri işlemek amacıyla kurulan örgütün işlemeye teşebbüs ettiği amaç suç sırasında veya işlediği amaç suçtan hemen sonra yapılan takiple, CMK m.90/1 kapsamında yakalanabilir. İşte bu durumda, yani örgütün amaçladığı suçu işlerken veya işledikten hemen sonra örgütü yöneten veya onun üyesi olan şüphelinin yakalanıp gözaltına alınması mümkün olabilecektir.

Örneğin, örgütün amaç suçu olan yağma veya insan öldürme ya da dolandırıcılık suçları işlenirken, teşebbüs aşamasında veya işlendikten hemen sonra yapılan takiple suç örgütü yönetici ve üyelerinin yakalanmaları mümkün olabilecektir. Bunun dışında sırf suç örgütünün varlığı iddiasından hareketle suçüstü halinin varlığı kabul edilerek, suç örgütünü yönetmek veya üyesi olmadığı örgüt adına suç işlemek ya da örgütün hiyerarşik yapısına dahil olmamakla birlikte örgüte yardım ettiği gerekçesiyle doğrudan doğruya hiç kimse yakalanmamalı ve gözaltına alınmamalıdır.

 

II- Suç örgütü konusunda Mukayeseli Hukuka bakış;

Alman Ceza Hukuku’nda çok failli suçlar bağlamında şöyle bir sıralama yapılabilir: Münferit fail, fail ve şerik, müşterek faillik, çete olarak işlenen suçlar ve münhasıran bir suç olarak “suç örgütü kurmak” fiilidir. Zikredilen bu son suç tipi Alman Ceza Kanunu (AlmCK) m.129/1’de düzenlenmiştir. Bu düzenlemeye göre, “Amacı veya fiilleri suç işlemeye yönelik bir örgüt kuran veya böylesine bir örgüte üye olarak katılan, üye veya yardımcı toplayan veya yardım eden kişi beş seneye kadar hapis cezası veya para cezası ile cezalandırılır”.

AlmCK m.129 anlamında bir suç örgütünün kabul edilmesi için en azından üç üyeye ihtiyaç vardır. Alman ceza uygulamasında, m.129’un uygulandığı haller çok olup, terör eylemleri ön plana çıkmaktadır.

Alman Hukuku’nda, “çete” unsuruna daha sık rastlanmaktadır. Dolandırıcılık suçunun “çete” ile işlenmesi, AlmCK m.263/3’de ağırlaştırıcı sebep olarak öngörülmüştür. Çete unsuru genel bir ağırlaştırıcı sebep değildir, daha ziyade öngörüldüğü suç tipleri bağlamında önem kazanmaktadır, yani kanun koyucu her suçun çete olarak işlenmesini değil, belirli suçların çete olarak işlenmesini ağırlaştırıcı sebep olarak öngörmüştür. Çete unsurundan anlaşılması gereken şudur: Gelecekte birden fazla birbirinden ayrı ve somut olarak henüz belli olmayan suçlar işlemek isteğiyle biraraya gelen ve en azından üç kişiden oluşan bir birliktelik olarak anlaşılmalıdır.

AlmCK m.129/1,2’ye göre, “(1) Amacı veya faaliyeti suç işlemeye yönelik bir örgüt kuran veya böylesine bir örgüte üye olarak katılan, üye veya yardımcı toplayan veya yardım eden kişi beş seneye kadar hapis cezası veya para cezası ile cezalandırılır.

(2) Madde 1,

  1. Örgütün, Anayasa Mahkemesi tarafından yasaklanmamış siyasi bir parti olması,
  2. Suç işlemenin, önemsiz kalacak derecede bir alt amaç veya faaliyet olması veya
  3. Örgütün amaç ve faaliyetinin AlmCK m.84 ila 87’de belirtilen suçlarla bağlantılı olması,

Hallerinde uygulanmaz”.

Maddenin ikinci fıkrasında zikredilen AlmCK 84-87 maddeleri, devletin güvenliğine karşı işlenen suçlar bağlamında faaliyet gösteren suç örgütleriyle alakalıdır. Dolayısıyla bu maddeler, AlmCK m.129’a nisbeten özel hüküm mahiyetindedir.

Alman Ceza Hukuku’nda çok failli suçlar bağlamında münferit faillik, faillik ve şeriklik (azmettiren ya da yardım eden, müşterek faillik, çete olarak işlenen suçlar ve münhasıran suç örgütü kurma şeklinde bir sıralama yapılabilir:

Öngörülen suç tiplerinde ağırlaştırıcı unsur olan “çete” unsurunun tarifi Alman Yargıtay içtihatlarında şöyle yapılmaktadır: “Gelecekte birden fazla, birbirinden ayrı ve somut olarak henüz belli olmayan suçları işlemek isteğiyle biraraya gelen ve en azından üç kişiden müteşekkil bir birliktelik” (Alman Yargıtay Kararları, Cilt 46, s.321). AlmCK m.129’da düzenlenen suç örgütü kurma suçunun konusunu oluşturan “örgüt” kavramı daha dardır. Yaygın içtihatlar ve doktrindeki görüşler ışığında “örgüt”, “Bireysel iradenin ortak iradenin hakimiyetine tabi olduğu ve böylelikle birbirlerini tekdüze bir oluşumun parçaları hissedecek derecede irtibat içersinde olarak, birlikte belirlenen amaçlara ulaşmak için faaliyet gösteren en az üç kişiden müteşekkil organize bir birliktelik” (Alman Yargıtay Kararları, Cilt 31, s.240) olarak tanımlanabilir.

Görüleceği üzere, AlmCK m.129 anlamındaki örgüt kavramı, failler arasında çok daha sıkı bir bağlantıyı şart koşmaktadır. Bu anlamda örgüt, nerede ise sadece terör örgütü suçlarında önem kazanabilmektedir. Dolayısıyla, AlmCK m.129’un konu alındığı soruşturmalara Alman uygulamasında ender rastlanmaktadır, bunların sayısı örneğin 1998’de 11, 1999’da 36 ve 2000’de 20’dir. Mahkumiyet sayısı ise daha azdır: 1998: 1, 1999: 3 ve 2000: 0. 11 Eylül hadiselerinden sonra bu sayılarda ciddi bir artış gözlemlenmemiştir. Bunun en önde gelen sebebi olarak, “örgüt” unsurunun gerektirdiği sıkı organizasyon bağının ispatının zor olması gösterilmektedir.

Bir suçun örgütle veya çete ile işlenmesi arasında fark bulunmaktadır. Biri, münhasıran bir suç teşkil ederken, diğeri sadece (her suçu değil, sadece açıkça belirtilen suçu, örneğin dolandırıcılık, hırsızlık, emniyeti suiistimal ve sair) ağırlaştıran bir unsurdur. Suç örgütü kurma suçunun sözkonusu olduğu olaylarda, çete unsuru ayrı bir önem kazanmamaktadır. Aynı şekilde, müşterek faillik ve çete arasında da fark vardır, örneğin çete olarak suç işlenen bir olayda yer alan herkesin müşterek fail olması şart değildir, misalen çete iradesiyle bir araya gelmiş üç kişilik bir grubun içersinde iki kişinin somut olay bağlamında müşterek fail olarak hareket etmesi, ama diğerinin sadece yardım etmesi, çete unsurunun kabulüne engel değildir. Alman Ceza Hukuku’nda suçun “örgütlü” işlenmesi adlı bir müessese bulunmamaktadır. Yukarıda da belirtildiği üzere, ya iştirak, ya müşterek faillik ya belirli suçlarda çete ya da münhasıran diğer suçların yanında bir suç örgütü kurma suçu vardır.

Özetle; Alman Hukuku’nda çok failli suçlar iştirak halinde, çete olarak ve suç örgütü kurmak suretiyle işlenebilmektedir. Bunlardan unsurları itibariyle en sert ve gerçekleşmesi sıkı şartlara bağlı olan suç örgütü kurmak olmakla birlikte, örneğin dolandırıcılık veya emniyeti suistimal suçlarının Türk Hukuku’nda düzenlenmeyen “çete halinde” işlenmesi de suç örgütü kadar olmasa dahi yine sıkı şarta ve failler arasında varlığı gereken sıkı işbirliğine bağlanmıştır. Suç örgütü ile çete kavramlarını birbirinden ayıran en önemli kriter, suç örgütünde işlenmesi amaçlanan suçların spesifik, yani belirli olmaması, fakat çetede işlenmesi amaçlanan suçun spesifik olarak belirli olmasına dayandırılmıştır. Çünkü suç örgütü yapılanmasında, işlenmesi amaçlanan suçların konu ve mağdur itibariyle somutlaştırılması mümkün olmakla birlikte, zorunlu değildir. Bunun dışında kalan birden fazla fail tarafından işlendiği iddia olunan tüm suçlar, iştirak kapsamında değerlendirilecektir[1].

Alman Ceza Hukuku’nda suç örgütünün korkutucu güce sahip olması ve bunu etrafa hissettirmesi gibi bir şart aranmamaktadır. Buna karşın İtalyan Ceza Hukuku’nda durum farklıdır. İtalyan Ceza Hukuku’nda örgütlenme ve mafya kavramları birbirinden ayrılmıştır. İtalyan Hukuku’nda örgütlü suçluluğun yanında, korkutma ve sindirme gücüne sahip, bu gücü kullanan ve hissettiren, adına da “mafya” denilen ayrı bir suç örgütlenmesi vardır. Mafya, devlet karşısında kendisini bir güç olarak gören ve devlete karşı egemenlik iddiasında bulunan bir yapılanmadır. Son derece tehlikeli olan, kendisine göre disiplini, cezalandırma usullerine sahip, üye olarak girenin çıkamayacağı ve etrafına korku salan mafya, bizde Devletle yakın ilişki içine girmeye çalışan, hatta giren, Devletle çatışmaktan ziyade Devleti de arkasına aldığı izlenimi vermek suretiyle bazı insanlardan menfaat sağlamaya çalışan suç örgütleri, hem unsurları, hem de güçleri ve yapıları itibariyle birbirlerinden farklıdırlar. Almanya ve İtalya, mafya yapılanmasını bir kenara bırakacak olursak, suç örgütleri konusunda unsurları ve yapıları itibariyle bizden çok daha sıkı şartlara sahiplerdir. Bizde, gevşek de olsa hiyerarşik bir yapılanma o derece geniş ve kolay kullanılabilmektedir ki, nerede ise üç kişinin bir araya geldiği basit iştirakler bile “suç örgütü” olarak tanımlanabilmektedir. Elbette bu konuda otoritenin, kanun koyucunun maksadını aşan uygulamaları ve yargı kararlarının da maalesef Ceza Hukukunu kişi hak ve hürriyeti aleyhine yorumlamasının önemli etkisi vardır. Kanun koyucu, bu sorunu mutlaka çözmeli ve hukuk kültürümüzde de bu yanlış uygulamalardan vazgeçilmelidir.

 

Kendi egemenlik iddiasına karşı cebir ve şiddet hareketleri uygulayan İtalya’daki mafya yapılanmasının kendisine özgü ritüelleri vardır. Bu yapılanmaya girerken dahi bir takım özel şartların yerine getirilmesi ve bazı hareketlerin gerçekleştirilmesi gerekir. İtalyan Hukuku’nda olan bu yapılanma şekli, üyelerinin yalnızca kendi içinde iş yapmalarına ve başkaca örgütlerle (devlet örgütü dahil) işbirliği yapmalarına izin vermez. Mafya, yalnızca kendi menfaati için başka bir örgütle veya devlet ile ilişki kurabilir. Ayrıca bu yapılanmanın çok ciddi fiziki, siyasi ve özellikle korkutucu gücü bulunmaktadır. Bu örgütlenmeye dahil olduktan sonra örgütten ayrılmak zor, hatta imkansızdır. Türk Hukuku’nda şu an yürürlükte olmayan 4422 sayılı Kanuna dayanak alınan bu yapılanmanın dışında, İtalyan Hukuku’nda ayrı bir suç örgütü düzenlemesi bulunmaktadır. Bu örgüt, kısaca organize suç örgütü şeklinde tanımlanabilir.

Türk Ceza Hukuku’nda 4422 sayılı Suç Örgütleriyle Mücadele Kanunu’nun 01.06.2012 tarihinde yürürlükten kaldırılması sonrasında, mevzuatın hiçbir yerinde haksız iktisadi çıkar sağlamak amacıyla kurulan suç örgütünün “suçta ve cezada kanunilik” prensibine uygun tanımını yapan bir yasa hükmü bulunmamaktadır[2]. Bu ciddi bir boşluktur ve şu an yargı kararları ile doldurulmaya çalışılmaktadır. Ancak yargı kararları da bu konuda net ve somut tespitler yapmak yerine, TCK m.220/1 ve bu hükmün gerekçesinde yer alan açıklamaları tekrarlamakla yetinmektedir. Hem Ceza Hukuku ve hem de Ceza Yargılaması Hukuku ile Ceza İnfaz Hukuku açısından çok önem taşıyan “suç örgütü” ve özellikle “haksız iktisadi çıkar sağlamak amacıyla kurulan suç örgütü” kavramlarını tanımlayacak ve bunlar için net ölçütler gösterecek yasal düzenlemelere ihtiyaç bulunmaktadır.

III- Suç örgütü kurma suçunun maddi ve manevi unsurları;

Özelliği gereği birden fazla kişinin fail olarak katılımı ile işlenebilen çok failli bir suç türü olan örgüt kurma ve yönetme suçu teşebbüse müsait bir suç olmayıp, neticesi harekete bitişik bir suçtur. Örgüt kurmakla suç tamam olur. Örgüt daha kuruluş aşamasında ise, bireylerin bu alanına da müdahale etmemek gerekir. Ceza Hukuku, bu derece aşırıya giderek, bir örgütün kuruluşu aşamasında bile kişi hak ve hürriyetlerini kısıtlayacak normları barındırmamalıdır. Aksi halde Ceza Hukuku normlarının, bir taraftan bazı kişi hak ve hürriyetlerini korumayı hedeflerken, diğer taraftan bazı kişi hak ve hürriyetlerini nerede ise kullanılamaz hale getirmesi gündeme gelebilir.

Belirtmeliyiz ki, örgütün varlığı için üye sayısının en az üç kişi olması gerekir (TCK m.220/1, 2. cümle). Bu hükümle kanun koyucu, bir suç örgütünün kurulabilmesinin maddi unsuruna konu hareketleri arasında üye sayısının en az üç kişi olmasını aramıştır. Bu üye sayısının, kurucu hariç en az üç üyeden mi oluşacağı, yoksa suç örgütünün oluşturulabilmesinde kişi sayısının en az üç olmasının yeterli mi olduğunun tespit edilmesi gereklidir. Gerekçeye göre, amaçlanan suç tipinin özelliği de dikkate alınarak, suç örgütü oluşturulmasında en az üç kişinin bir araya gelmesi gerekmektedir. Gerekçede, “… örneğin, sadece üç kişinin bir araya gelmesi, Devletin Ülke bütünlüğünü bozmaya yönelik suçlar açısından somut bir tehlike taşımayabilir; bu karşılık, iktisadi çıkar sağlamaya yönelik suçlar açısından elverişli olabilir”.

 

TCK m.220 kapsamında bir örgütün varlığının kabulü için örgütün en az kaç kişiden oluşması gerektiği hususu tartışmalıdır. Bir görüşe göre, üye sayısı amaç suçları işlemeye yeterli olmak kaydıyla örgütün kurucu, yönetici ve üyeleri dahil toplamda üç kişi olması gerekir. Bu görüşe göre, TCK m.220/1’in son cümlesinde[3] yer alan “en az üç üye” düzenlemesi, örgütün kurucu ve yöneticilerini de kapsayacak şekilde yorumlanması gerekir. Suç örgütü kurucu ve yöneticilerini de örgüt üyesi olarak kabul eden bu görüş çerçevesinde, Kanun metninde yer alan “en az üç kişi” kapsamına, örgütün kurucu ve yöneticileri de alınmaktadır. TCK m.220’nin madde gerekçesinde yer alan “Her ne kadar en az üç kişinin bir amaç etrafında suç işlemek üzere devamlı surette fiilen birleşmesi suretiyle örgüt meydana gelebilir ise de; kurulan örgüt, güdülen amaç bakımından somut bir tehlike oluşturmayabilir. Bu nedenle, örgütün yapısı, sahip bulunduğu üye sayısı ile araç ve gereç bakımından, amaçlanan suçları işlemeye elverişli olması aranmalıdır. Bu bakımdan, örneğin sadece üç kişinin bir araya gelmesi, devletin ülke bütünlüğünü bozmaya yönelik suçları işleme açısından somut bir tehlike taşımayabilir. Buna karşılık, ekonomik çıkar sağlamaya yönelik suçlar açısından elverişli olabilir.” ifadesi, suç örgütünün varlığı için aranan en az üç kişi kapsamına örgütün kurucu ve yöneticilerini de dahil etmektedir.

 

Suçta ve cezada kanunilik ilkesini temel alan diğer görüşe göre ise, suç örgütünün varlığı için örgütün kurucu ve yöneticileri dışında en az üç üyesinin varlığı zorunlu şarttır. Bu görüşü savunanlar, TCK m.220/1’in ilk cümlesinde suç örgütü kurma ve yönetme fiillerinin bağımsız bir suç olarak tanımlandığını, yine örgüte üye olma fiilinin TCK m.220/2’de düzenlendiğini, TCK m.220/1’in son cümlesinde örgüt üyesinin en az üç kişiden oluşması gerektiğinin düzenlendiği dikkate alındığında, örgüt kurucu ve yöneticilerinin örgüt üyesi olarak kabul edilemeyeceğini, aksi kabulün Anayasa m.38/1 ile TCK m.2’de düzenlenen “suçta ve cezada kanunilik” ilkesine aykırılık teşkil edeceğini görüşe gerekçe olarak göstermektedirler. Somut olayda bir suç örgütünün varlığından bahsedilebilmesi için, örgütün en az üç üye ile bir kurucu ve yöneticinin bulunması, yani örgütte en az dört kişinin varlığı zorunludur.

Aksi halde suç işlemek için kurulan bir örgütün varlığından bahsedilemez.

 

TCK m.220/1’in birinci cümlesinde, sahip olunan üye sayısının suç örgütünün varlığı için önem taşıdığı ifade edilmiş, fakat bu sayının ne olduğu somut olarak gösterilmemiştir. Birinci fıkranın ikinci cümlesinde ise, “Ancak örgütün varlığı için üye sayısının en az üç kişi olması gerekir.” denilerek, genel manada bir suç örgütünün üye sayısı bakımından en az kaç kişi olması gerektiğine yer verilmiştir. Suç örgütünün varlığı için aranan asgari (en az) üye sayısının ne olması gerektiği, somut olayın özelliklerine ve somut olaydaki örgütün tipine, amaç suçlarına bakılmak suretiyle tespit edilmeyecek ve eğer en az üç üye var ise, diğer unsurların tamam olması yanında sayı unsuru bakımından suç örgütünün varlığı kabul edilecektir. Bir başka ifadeyle, suç örgütünün varlığı için aranan ve TCK m.220/1’de belirtilen diğer unsurların gerçekleşmesi ve en az üç üyenin bulunması durumunda, üye sayısının somut olayda yeterli olmadığından bahisle suç örgütünün olmadığı ileri sürülemeyecektir. Bir diğer görüş ise, “en az üç üye” ibaresinin sayı bakımından bağlayıcı olmadığını, bu sayıya rağmen yine de karar merciinin suç örgütünün sahip bulunduğu üye sayısı bakımından somut olayda gerçekleşmediğini kabul edilmesi gerektiğini savunabilir. Bu görüş çerçevesinde “en az üç üye” ibaresi bağlayıcı olmayıp, karar mercii açısından sadece yol gösterici özelliğe sahiptir ve bu sayının altına inilmek suretiyle suç örgütünün varlığını kabulü mümkün değildir.

“En az üç üye” ibaresinden ne anlaşılması gerektiğini tekrar tartışmaya açmak istiyoruz. Bir düşünceye göre, suç örgütünü kuran hariç yönetici veya üye sıfatına sahip en az üç kişinin bulunması, bir diğer düşünce olan lafzi yoruma göre, TCK m.220/1’de “kuranlar ve yönetenler” ayrı ve “üye” ayrı kavramlar olarak gösterildiğinden, suç örgütünü kuran veya yönetenler dışında en az üç kişinin örgüte üye olması ve bir diğer düşünce olan, “üye” ve “sayı” kavramlarını dar yorumlayan görüşe göre, netice itibariyle suç örgütünün kurucusu ve yöneticileri de örgütün üyeleri olup, “en az üç üye” ibaresinden suç örgütünün kurucusu, yöneticileri ve üyeleri dahil en az “en az üç kişi” sonucuna varmak gerekir. Örneğin, bir derneğin yöneticisi, yönetim kurulu başkanı, kurucu başkanı aynı zamanda ve ayrılmadıkları sürece o derneğin üyesi sayılır. Bir futbol takımının kaptanı için de aynı tespitte bulunmak mümkündür. Bu noktada futbol takımının teknik direktörünün ne sıfata sahip olduğu düşünülebilir ki, futbol takımının teknik direktörü bizzat oynayan takımda yer almamakta ve ayrı sıfata sahiptir. Bu düşünce eleştiriye iki nedenle eleştiriye açıktır. Birincisi, TCK m.220/1’in ilk cümlesi nettir. Kurucu veya yöneticiler ile üyeleri ayırmıştır. İkincisi, TCK m.220/1 ile 2. fıkralar, kurucu veya yöneticiler ile üyelerin cezai sorumluluklarını birbirinden ayırmıştır.

Suç örgütünde bulunması gereken asgari üye sayısı hakkındaki düşüncemize göre, suç örgütünün kurucu ile yöneticileri dışında en az üç üyesinin bulunması gerekir. En az üç üye sayısı ile ilgili TCK m.220/1 son derece ve tartışmadan uzak bir hüküm niteliği taşımaktadır.

Yargıtay Ceza Genel Kurulu 03.04.2007 gün, 2006/10-253 E. ve 2007/80 K. sayılı kararında, TCK m.220’yi dikkate almak suretiyle suçun unsurlarıyla ilgili net tespitlerde bulunmuştur. Karar, her ne kadar örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenen uyuşturucu ve uyarıcı madde imal ve ticareti suçu ile ilgili olsa da, suç örgütünün unsurlarını göstermesi ve bir çerçeve oluşturması bakımından önem taşımaktadır.

Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 03.04.2007 tarihli kararına göre, “… 5237 sayılı Yasanın 220. maddesi anlamında bir örgütün varlığından bahsedebilmek için; en az üç kişinin, suç işlemek amacıyla hiyerarşik bir ilişki içerisinde, devamlı bir şekilde amaç suçları işlemeye elverişli araç ve gerece sahip bir şekilde bir araya gelmesi gerekmektedir.

Tanımdan da görüleceği üzere suç işlemek için örgüt kurmak suçundan bahsedilebilmesi için,

a- Üye sayısının en az üç veya daha fazla kişi olması gerekmektedir.

b- Üyeler arasında gevşek de olsa hiyerarşik bir bağ bulunmalıdır. Örgütün varlığı için soyut bir birleşme yeterli olmayıp, örgüt yapılanmasına bağlı olarak gevşek veya sıkı bir hiyerarşik ilişki olmalıdır.

c- Suç işlemek amacı etrafında fiili bir birleşme yeterli olup, örgütün varlığının kabulü için suç işlenmesine gerek bulunmadığı gibi işlenmesi amaçlanan suçların konu ve mağdur itibariyle somutlaştırılması mümkün olmakla birlikte, zorunluluk arz etmemektedir. Örgütün faaliyetleri çerçevesinde suç işlenmesi halinde, fail, örgütteki konumuna göre, üye veya yönetici sıfatıyla cezalandırılmasının yanında, ayrıca işlenen suçtan da cezalandırılacaktır.

d- Örgüt niteliği itibariyle devamlılığı gerektirdiğinden, kişilerin belli bir suçu işlemek veya bir suç işlemek için bir araya gelmesi halinde, örgütten değil ancak iştirak iradesinden söz edilebilecektir.

e- Amaçlanan suçları işlemeye elverişli, üye, araç ve gerece sahip olunması gerekmektedir.

Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde, sanıkların sayısının örgüt kurmaya yeterli olduğu ve uyuşturucu ticareti yapma suçu yönünden elverişli üye, araç ve gerece sahip olunduğu saptanmış ise de, toplanan kanıtlar, özellikle teknik takip sonucu elde edilen bilgi ve belgeler, sanıklar arasında hiyerarşik bir bağ bulunduğu veya suç işleme iradelerinde devamlılık bulunduğunu kabule elverişli değildir. Ceza yargısında şüphenin sanıklar lehine yorumlanması, evrensel hukukun vazgeçilmez ve değişmez ilkesidir”.

Suç örgütünün unsurlarını tespit etmesi yönünden son derece önemli olduğunu düşündüğümüz bu kararın yukarıya koyu renkle yer verdiğimiz (d) bendi ayrı bir önem taşımaktadır. Karara göre, belirli bir suçu ve yalnızca bir suçu işlemek için örgüt kurulamaz. Fail sayısının çok olduğu, fakat suç örgütü olarak değerlendirilemeyecek birlikteliklerde yalnızca “suça iştirak” müessesesinin varlığı gündeme gelebilir. Suç işlemek için kurulmuş bir örgütün varlığından söz edebilmek için belli bir suçu işlemek veya bir suçu işlemek iradesine konu suçun ötesinde başka bir suçun daha bulunması, suç örgütü için “sine qua non/olmazsa olmaz” şarttır. Karar, bir suçu işlemek için bir araya gelmenin dışında, belli bir suçu zincirleme olarak işlemek için, yani aynı suç işleme iradesi altında hareket edip aynı suçun birden fazla kez işlenmesi durumunda da suç örgütünün varlığından bahsedilemeyeceği, suç örgütünün varlığı için aranması gereken unsurlardan birisinin de, suç örgütü faaliyeti kapsamında işlenecek veya işlenen amaç suçların sayısının birden fazla olması tespitimizi de desteklemektedir. Suç örgütünün varlığının belirlenmesi ve TCK m.220’nin tatbikinde, suç işlemek için kurulan örgütün amaç suçları işlemesi zorunluluğunun olmadığı, bu nedenle ne olduğu bilinen veya bilinmeyen birden fazla amaç suçun işlenip işlenmediğinin incelenip araştırılmasının gerekli olmadığı ileri sürülebilir. Bu düşünceye katılmamaktayız. Suç örgütünün amaç suç işlemesi veya en azından teşebbüs etmesi gerektiğine, suç örgütü kurmak, yönetmek veya üye olmak suçlarından cezalandırma yoluna gidilmesi için zorunlu olmasına inansak da, maalesef TCK m.220 uyarınca amaç suçların işlenmesi suç örgütünden ceza sorumluluğunun doğması için zorunlu görülmemiştir. Ancak bu husus, suç örgütünün varlığının tespitinde ne olduğu bilinen veya bilinmeyen amaç suçları işlemeye yönelmiş bir örgüt yapılanması varlığının incelenip araştırılmasını engellemez. Suç örgütü iddiası, TCK m.220/1’de gösterilen unsurlara göre araştırılmalıdır. Bu unsurlardan birisi de TCK m.220/1’de, “kanunun suç saydığı fiilleri işlemek amacıyla” ve “amaç suçları işlemeye elverişli” ifadeleri kullanılarak, ne olduğu bilinen veya bilinmeyen birden fazla suçu işlemek için oluşturulan yapılanmanın “suç örgütü” olarak nitelendirilebileceği şeklinde ortaya konulmuştur.

Her ne kadar TCK m.220/1 tarafından, “tehdit, baskı, cebir veya şiddet uygulanmak suretiyle yıldırma, korkutma veya sindirme gücünün kullanılması”, suç örgütünün varlığı için bir unsur olarak aranmamış ise de, bizce birlikteliğin ve suç işbirliğinin suç örgütüne dönüşmesinin en önemli göstergesini, bu yapılanmada “korkutuculuk” özelliğinin hakimiyet kazanması oluşturmalıdır. Bu korkutuculuk, sadece örgüt içinde değil örgüt dışında da etkili olmalıdır. Hatta suç örgütünün “korkutuculuk” niteliği çevresinde bilinmeli, örgütün bu özelliğinden çekinilmeli ve örgüt, bu özelliğini kullanmak suretiyle suç işleyip sonuca ulaşabilmeli, en azından bu gücünün varlığı tespit edilmelidir. Ancak mevcut TCK m.220, suç örgütünün varlığı için “korkutuculuk” özelliğini bir unsur olarak aramayıp, sadece maddenin üçüncü fıkrasında örgütün silahlı olmasını bir ceza artırım sebebi olarak kabul etmiştir. Kanaatimizce, bir örgütün varlığı için “korkutuculuk” özelliği unsurlar arasında sayılmalıdır. Bu sebeple, 4422 sayılı mülga Çıkar Amaçlı Suç Örgütleriyle Mücadele Kanunu’nun “Çıkar amaçlı suç örgütü” başlıklı 1. maddesinde yer alan tanımın isabetli olduğunu düşünmekteyiz.

Örgütün varlığı için, suç işlemek amacıyla en az üç kişinin fiili birleşmesi ve devamlılığı yeterli görülmektedir. Bu nedenle, kişilerin belirli bir suçu işlemek için bir araya gelmesi halinde, örgüt değil, iştirak ilişkisi gündeme gelecektir. Belirli bir suçun işlenmesinde anlaşma ve işbirliğinin arandığı suça iştirakte, suç ortakları yönünden suçun konu veya mağdur bakımından somutlaşması aranır. Suç örgütü yapılanmasında ise, işlenmesi amaçlanan suçların konu veya mağdur itibariyle somut hale gelmesine gerek bulunmamakta ve hatta kanaatimizce, bu somutlaşmanın olmaması gerekmektedir. Çünkü karmaşık ve hiyerarşik bir yapılanma içinde bulunan suç örgütü yapılanması, adından da anlaşılacağı üzere suç işlemek niyetiyle kurulmuş olmakla birlikte, işlenecek suçların neler olacağını önceden tespit edemez.

Örgütün amaç suçları işlemek konusunda elverişli donanıma sahip olması gerektiği de tereddütsüz kabul edilmelidir[4]. Aksi takdirde, biraraya gelmek suretiyle sadece yazıp çizen, konuşmalarda bulunan, daha ortak bir plan etrafında dahi anlaşmaya varmamış kişilerin oluşturdukları birliktelikleri bir örgütlenme olarak görmek hatalı olacaktır. Bunun yanında, bu koşulları taşımadığı halde en az üç kişinin biraraya gelerek suç işlemesi durumunda, suç örgütünden değil, ancak iştirakten bahsedilebilecektir[5].

Soyut suç işlemek için, yani ne olduğu bilinmeyen suç veya suçları işlemek için örgüt kurulmaz. Hukuka uygun olsun veya olmasın her örgütün bir amacı vardır. Kanun koyucu da TCK m.220/1’de ve CMK m.250/1-(a) ve (b)’de, suç örgütlenmesinin bir amacının olması ve örgütü kuranlar tarafından tespit edilen somut suç veya suçların işlenmesinin amaçlanması gerektiğine işaret etmiştir. En az üç kişinin, hangi suç olduğu bilinmeyen bir fiili işlemek için toplanıp örgütlenmesi TCK m.78, 220 veya 314 ile CMK m.250 kapsamında değerlendirilemez. Bir suç örgütünün varlığından bahsedilebilmesi için mutlaka bu örgütün bir kurulma amacı olmalı ve bu amaç da somut bir veya birkaç suçun işlenmesine yönelik olmalıdır. Aksi halde, henüz amaç suçu işlememekle birlikte suç örgütü kurmak, yönetmek ve bu örgüte üye olmak fiillerini bağımsız suç sayarak ceza sorumluluğu alanını zaten genişleten anlayış bu defa kurulan suç örgütünün işlemeyi amaçladığı suçun ne olduğuna dahi bakmaksızın, suç işlemek amacıyla somut birleşmenin varlığından bahisle insanları cezalandırma yoluna gidebilecektir. Bu tür bir anlayışın kabulü mümkün değildir.

 

Bir suç örgütünün varlığı için, elverişli vasıtalarla hiyerarşik yapılanma ve devamlılık unsuru taşıyan bir ilişki içinde bir araya gelen en az üç kişinin kurdukları suç örgütünün amacı kapsamında birden fazla suç işlemesi gerekir. Bu ölçüt bizim, bir suç örgütünün varlığında aradığımız kıstastır. Suç örgütünün bağımsız bir suç sayılmayıp, suçların ağırlatıcı sebebi kabul edilmesi fikrini benimsediğimizi, ancak suç örgütü fiili ayrı bir suç kabul edilecekse de, bu örgüt tarafından amaç suçlar işlenmeden ceza sorumluluğunun kabulünde isabet bulunmamaktadır. Çünkü henüz eylemde bulunmamış bir örgütün sorumlularına ceza vermek, ifade hürriyetini ve hazırlık hareketlerinden dolayı bireyi cezalandırmak ve önleyiciliği bir kenara bırakmak anlamına gelir. Bu tür meseleler, esas itibariyle modern ve hürriyetçi bir bakış açısı ortaya koyup, önleyici kolluğun geliştirilmesini hedefleyen Ceza Hukukunun içinde düştüğü önemli bir çelişkidir. Bireyin ceza sorumluluğu ne zaman başlar? Bize göre, düşüncenin eyleme dönüşmesi ile ceza sorumluluğu başlar. Suç örgütü kurmak ise, bir eyleme dönüşme olarak kabul edilemez. Suç örgütü kuranın, henüz eyleme geçemediği durumda o ana kadar yaptıkları ayrı bir ceza sorumluluğunu gerekli kılmamakta ise, sadece örgütlenmekten dolayı cezalandırılmaması gerektiğine inanmaktayız.

Belirtmeliyiz ki, bir suç örgütünden bahsedilebilmesi için mahkemenin bu hususta vermiş olduğu kararın kesinleşmesi gerekmektedir.Masumiyet/suçsuzluk karinesi gereği, mahkemenin kesinleşmiş kararı ile sübut bulmadıkça örgütün varlığı kabul edilemez. Mahkemece verilip de kesinleşen bir karar varsa, bu halde artık suç örgütü olduğundan bahsedilecek ve bu kabule masumiyet/suçsuzluk karinesi engel olamayacaktır. Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 07.04.2009 tarihli ve 2008/9-223 E., 2008/87 K. kararında da belirtildiği üzere, “Bir suçun işlendiğinin ispatı, ancak mahkemelerce verilen mahkumiyet kararıdır. Aksi halde şüpheli olan, kesin olarak saptanamayan bir hususun gerçekleştiğinin kabulüyle sanık aleyhine bir durum yaratılmış olur. Bu durum ayrıca, “şüpheden sanık yararlanır” ilkesiyle de bağdaşmamaktadır. Başka bir delille veya mahkeme kararıyla tespit olunamayan bir hususu, sanığın bazı beyanlarını esas alarak gerçekleşmiş gibi kabul edip sanığın aleyhine karar vermek uygun olmayacağından, şüpheli olan durumu da sanığın aleyhine değerlendirmemek gerektiğinden, Türk Ceza Kanunu’nun 221/2. maddesindeki herhangi bir suç işlememe şartının gerçekleştiğini kabulde zorunluluk vardır”.

Yargıtay 10. Ceza Dairesi 03.02.2011 gün, 2010/41378 E. ve 2011/1746 K. sayılı kararında, “5237 sayılı TCK’nın 220. maddesinde düzenlenen “Suç işlemek için örgüt kurmak” suçunun işlendiğinin ve örgütün varlığının kabul edilebilmesi için; üye sayısının en az üç kişi olması, üyeler arasında soyut bir birleşme değil gevşek de olsa hiyerarşik bir ilişkinin bulunması, suç işlenmese bile suç işlemek amacı etrafında fiili bir birleşmenin olması, niteliği itibariyle devamlılık göstermesi gereklidir. Örgütün yapısı, sahip bulunduğu üye sayısı ile araç ve gereç bakımından, amaçlanan suçları işlemeye elverişli olması da aranmalıdır. Örgüt yapılanmasında işlenmesi amaçlanan suçların konu ve mağdur itibariyle somutlaştırılması mümkün, ancak zorunlu değildir. Soyut olarak sanık sayısının üç kişiden fazla olması örgütün varlığının kabulü için yeterli olmayıp bu durumda iştirak ilişkisinden söz edilebilir. Örgüt üyesi olmamakla birlikte örgütün faaliyeti çerçevesinde suç işleyen kişi, hem işlediği suçtan ve hem de örgüte üye olmak suçundan cezalandırılır. Somut olaya bakıldığında; sanıkların örgüt oluşturmak için sayısal yeterlikte olduğu anlaşılmakta ise de, suç işleme amacı etrafında somut hiyerarşik bir yapılanma ve bu yapılanma içerisinde suç işleme iradelerinde devamlılık saptanmamıştır.” gerekçesi ile bozma kararı vererek, bu şartlar altında suç örgütünün oluştuğunun kabul edilemeyeceğini ifade etmiştir.

 

Ayrıca bir suç örgütlenmesinin varlığı için, örgüt mensupları arasında çok sıkı birliktelik, örgüte belli şekil kuralları ile girilmesi, örgüte girdikten sonra çıkılamaması, sıkı hiyerarşik yapılanma ve devamlılık aranmalıdır. Aksi halde, her birlikteliği, toplu hareketi, iştiraki veya sırf bir yerde çalışmak nedeniyle birlikte bulunma zorunluluğundan veya gerekliliğinden kaynaklanan beraberliği “suç örgütü” kapsamında görmek mümkün hale gelir ki, şu an için Türk Ceza Hukuku ve Türk Ceza Yargılaması Hukuku’nun en önemli sorunlarından birisi bu noktadadır. Uygulama öyle hale gelmiştir ki, nerede ise üç kişinin biraraya geldiği ve işlediği iddia olunan suça konu her eylem “suç örgütü” içinde değerlendirilmeye çalışmakta, bireyin hak ve hürriyetlerine, sorumlulara ve maddi gerçeğe ulaşmak bahanesiyle aşırı müdahale edilmektedir. Bu noktada, kamu yararı ve düzeni ile birey yararı arasındaki denge korunamadığı ve ince çizgiye sürekli birey aleyhine tecavüz edildiği takdirde, kaçınılmaz şekilde hukuk güvenliği hakkının zedelenmesi gündemde kalmayı sürdürecektir.

Kişilerin aile ve akrabalık ya da yakın arkadaşlık bağlarından kaynaklanan sebeple hiyerarşi yapılanmanın ve altlık-üstlük ilişkisinin kabulü ile suç örgütünün varlığından bahsetmek doğru olmaz. Bununla birlikte, toplumun sosyolojik yapısı itibariyle aile, akrabalık ve arkadaşlık bağlarının etkili olup, bir suç örgütü yapılanmasında kullanılabilmesi mümkün olabilir. Sadece aile fertlerinden, yakın akrabalardan ve arkadaşlardan oluştuğundan hareketle, suç örgütü için aranan hiyerarşik yapılanmanın olmadığını, çünkü bu birlikteliğin, yakın ilişki, itaat ve samimiyetin saygı ve sevgiden kaynaklandığını, bu sebeple suç örgütünün unsurları arasında sayılan hiyerarşik yapılanmaya bir etkisinin bulunmadığını kabul etmek de isabetli olmayacaktır. Netice itibariyle; aile, akraba ve arkadaşlık bağından kaynaklanan sevgi, saygı ve itaat tek başına suç örgütünün varlığı için aranan “hiyerarşik yapılanma” unsurunun dayanağı sayılamaz. Ancak bu hususun, suç örgütü yapılanmalarında araç olarak kullanılabileceği, bu bağ sebebiyle hiyerarşik yapılanmanın tesis edilebileceğini, en azından bu bağın hiyerarşik yapılanmaya katkısının olacağını belirtmek isteriz.

 

TCK m.220/1’de suç örgütünün varlığı için sayılan soyut unsurların, yani hükümde yer alan genel ifadelerin iddianame, mütalaa ve gerekçeli karar ile suç örgütünün kurulduğu kabul edilemez. Somut olayda, hukuka uygun yol ve yöntemlerle elde edilen deliller ile bu Kanun hükmünün örtüşmesi, yani somut olayda suç örgütü kurulduğu yönünde elde edilen deliller ile TCK m.220/1’de sayılan unsurların ancak birbiri ile uyumlu olması durumunda suç örgütünün varlığından bahsedilecektir.

 

Örneğin, “Sanıkların örgüt oluşturmak için sayısal yeterlilikte oldukları, sanık A’nın örgüt kurduğu, diğer sanıkların ise örgüte üye oldukları, sanık A’nın örgütün lideri olup örgüt içerisinde uyuşturucu maddeleri temin eden, satan, uyuşturucu madde satışını yöneterek para akışını sağlayan ve organize eden olduğu, sanık B’nin kiraladığı evde bir kısım sanıkların barınarak bu evde saklanan ve satışa hazır hale getirilen uyuşturucu maddeleri sanık B ve sanık M’nin, sanık S’nin talimatlarıyla alıcılara teslim etme ve paralarını tahsil etme işini üstlendikleri, şoförlük yapan sanık N ise sanık K’nın talimatı ile yurtdışına uyuşturucu madde götürmeye hazırlandığı sırada uyuşturucu maddelerin ele geçirildiği, böylece sanıkların aralarında hiyerarşik ilişki ve suç işleme iradelerinde devamlılığın bulunduğu, ele geçen uyuşturucu maddeler, iletişimin tespit, olay ve yakalama tutanakları, sanıkların ifadeleri, tanık beyanları ve dosya içerisindeki diğer bilgi ve belgelerden anlaşıldığından suç örgütünün varlığı kabul edilmelidir.” tespiti hatalıdır. Çünkü TCK m.220/1’de düzenlenen “suç işlemek amacıyla örgüt kurmak” suçun işlediğinin ve örgütün varlığının kabul edilebilmesi için; üye sayısının en az üç kişi olması, üyeler arasında somut bir birleşme değil gevşek de olsa hiyerarşik bir ilişkinin bulunması, suç işlemese bile suç işlemek amacı etrafında fiili birleşmenin olması, en önemlisi de niteliği itibariyle devamlılık göstermesi ve ne olduğu bilinmeyen amaç suçları işlemesi veya işlemeye hazırlıklı olması gerekir. Örgütün yapısı, sahip olduğu üye sayısı ile araç ve gereç bakımından amaçlanan suçları işlemeye elverişli olması da aranmalıdır. Örgüt yapılanmasında işlenmesi amaçlanan suçların konu ve mağdur itibariyle somutlaştırılması mümkün olmakla beraber, zorunlu da değildir.

Doktrinde Koca, bir suçun, teşkil edilen örgütün faaliyetinde çerçevesinde işlenmesinin, hem o suçun icrasını ve hem de suç işleyen kişilerin yargıdan kaçmasını kolaylaştırdığını, örgüt mensupları arasındaki iş bölümü nedeniyle, örgütün faaliyeti kapsamında amaçlanan suçların başarı ile geride iz bırakmadan işlenebildiğini ifade etmiştir. İşte bu sebeple devlet, suç örgütlerine yönelik özel düzenlemeler yapmak zorunluluğu duymuştur[6]. Koca’ya göre, TCK m.220/1’de suç işlemek için örgüt kurmak veya yönetmek olarak sayılan seçimlik hareketli bir suç tipi düzenlenmiştir. Seçimlik hareketlerden ilki, kanunun suç saydığı fiilleri işlemek amacıyla örgüt kurmak olarak gösterilmiştir. Koca’ya göre örgüt, bir amaç değil, işlenmesi amaçlanan suçlar bakımından bir araç fonksiyonu görmektedir[7]. “Suç örgütü” olarak adlandırılan bu aracın, toplumda geçerli olan hukuk düzeni bakımından somut tehlike oluşturması gerekmektedir. Hukuki mütalaasında Koca, örgüte hakim olan hiyerarşik ilişkinin suç işlemek amacını gerçekleştirmek için biraraya gelen kişiler arasında bulunması, yani birleşmenin suç işlemek amacıyla olması gerektiğine işaret etmiştir. Bu sebeple, kamu kurum ve kuruluşları, ticari şirket ve dernekler gibi özel hukuk tüzel kişi bünyesinde görev alan kişiler arasında bulunan ve çerçevesi hukuk kurallarıyla çizilen bir hiyerarşik ilişkinin varlığından hareketle suç işlemek amacıyla oluşturulan bir örgütün varlığından bahsedilemez. Koca’ya göre, kamu veya özel hukuk tüzel kişileri bünyesinde çalışan kişiler de bir suç örgütü oluşturmak suretiyle suç işleyebilirler. Ancak bu noktada, bu kişiler arasında hukuk kurallarıyla tespit edilenin dışında bir hiyerarşik yapılanmanın varlığı hususunda somut tespitler yapılıp delillere ulaşılmalıdır[8]. Koca’ya göre bu olmadığı takdirde, örneğin bir belediyede, spor kulübü veya şirkette hukuk kurallarıyla belirlenen ya da yapılan işin mahiyeti gereği kurulan hiyerarşik ilişkinin gereklerine uygun hareket eden kişilerin, suç işlemek amacıyla örgüt kurduğu kabul edilemez. Koca’ya göre, kamu kurumu, kuruluşu, şirket veya dernek yöneticileri ile çalışanları veya üçüncü kişiler arasında farklı hitap veya konuşma tarzı kullanılarak ya da emir kipi içeren sözler söylenerek iletişim kurulması, bu kişiler arasında bir suç örgütünün bulunduğuna dayanak oluşturamaz. TCK m.220’in gerekçesinde kullanılan “gevşekte olsa hiyerarşik bir ilişkinin varlığı” kriteri, suç işlemek amacından bağımsız olarak değerlendirilemez. Çünkü suç işleme amacına ulaşılabilmesi için, suç örgütüne mensup kişiler arasında emir – komuta zincirine dayalı görüşme ve konuşma yapılmaktadır.

Koca’ya göre TCK m.220/1’in öngördüğü ikinci seçimlik hareket suç işlemek amacıyla kurulan bir örgütü yönetmektir. Örgütün kurucusu, aynı zamanda örgütü yönetendir. Bununla birlikte, bir suç örgütü kurulduktan sonra da başkası tarafından yönetilebilir. Yönetmek, örgütün amacı doğrultusunda kesintisiz bir şekilde sevk ve idare edilmesidir[9]. Bu sevk ve idare nedeniyledir ki, suç örgütünü yönetenlerinin ceza sorumluluğu suç örgütü üyelerine göre daha ağır belirlenmiştir.

Kamu ve özel hukuk tüzel kişileri arasında, gerek mevzuattan ve gerekse kendi iç yönetmelikleri ile belirlenen dışında, suç işlemek için oluşturulan ve devamlılık arz eden bir hiyerarşik yapılanma var ise, bu yapılanmanın suç işlemek için bir örgütlenme olduğu tartışılabilir. Elbette bu noktanın iyi araştırılıp, tespit edilmesi gerekir. Bu sebeple, bir şirkette veya kamu kurum ya da kuruluşunda mevzuata bağlı hiyerarşik ilişkinin gereklerine uygun hareket edildiği sürece, o müessesede görev alan kişilerin suç işlemek için örgüt kurduklarından bahsedilemez. Şirkette ya da kamu kurumu veya kuruluşunda görev alan kişi, üstlendiği görev nedeniyle ya da sırasında suç işlemişse, suç örgütü değil, görev alan kişinin münferit ya da iştirak halinde suç işlediği gündeme gelir[10]. Hukuka uygun şekilde kurulan ve hukuka uygun amaçlar doğrultusunda faaliyet gösteren örgütlenmelerin bünyesinde işlenen münferit suçları, sırf bir örgütlenmenin varlığından hareketle, suç örgütü olarak ayrı bir hiyerarşik yapılanma kapsamında işlenen hukuka aykırılıklar olarak görmek mümkün değildir[11].

“Suç örgütü” kavramı hakkında olması gerekenle ilgili düşüncelerimiz yukarıdaki şekildedir. Ancak çalışmamızda, Türk Ceza Hukuku kurallarında düşüncemizin aksi yönde hüküm ve uygulamalar bulunduğunu, bunlarla ilgili açıklamalar yapacağımızı belirtmek isteriz.

Suç örgütü kurmak ve yönetmek ile bu örgüte üye olmak suçları yönünden, suç örgütünün işlemeyi amaçladığı suç ve suçların en azından hazırlık hareketleri ile ilgili ciddi bulgu, emare ve deliller mevcut değilse, suç örgütünün varlığından bahisle soruşturma başlatılması da mümkün değildir. Bir başka ifadeyle, soyut olarak örgüt kurma suçu olamayacağı gibi, suç örgütü kurma ile ilgili amaç suçların işleneceği bulgularına ulaşılamadığında da ceza sorumluluğu doğmayacaktır.

Türk Ceza Kanununun 78, 220 ve 314. maddeleri ile uygulama dikkate alındığında; suç örgütü kurmak ve yönetmek ile bu örgüte üye olmak suçlarının bağımsız suçlar olarak tanımlandıklarından hareketle, suç örgütünün işlemeyi amaçladığı suçları işlemesi, hatta bir amaç suçla ilgili teşebbüs aşamasında kalmasa dahi, sadece suç örgütünün kurulması fiilinin suç sayıldığı görülmektedir.

Bizce, suç örgütü kurma ve yönetme ile bu örgüte üye olma suçları, kasten insan öldürme, yağma, dolandırıcılık, sahtecilik, kara para aklama, uyuşturucu madde ticareti, terör suçları gibi bazı suç tiplerinin ağırlaştırıcı nedeni sayılmalıdır. Bununla birlikte, suç örgütü fiilinin bağımsız suç olarak kabul edilmesi suretiyle düzenin ve kamu barışının sağlanacağı düşünülmekte ise, bu noktada ceza sorumluluğunun doğabilmesi için örgütün en azından bir amaç suç işlemeye teşebbüs etmesi gerekir. Suç örgütü kurma fiili bağımsız suç kabul edildiğine göre ve amacı olmayan bir örgütlenme de olmayacağından, suç örgütü bir veya birkaç amaç suçun işlenmesi amacıyla kurulmalı ve bu suçların işlenmesine dair TCK m.220/1’de gösterilen unsurlarla ilgili bulgulara ulaşılmalıdır. Ancak bu halde, bağımsız bir suç tipini tanımlayan TCK m.220/1 kapsamında suç örgütünün varlığından bahsedilebilir.

İstanbul 4. Ağır Ceza Mahkemesi 25.05.2011 gün, 2006/310 E ve 2011/189 K sayılı kararında, haklarında suç işlemek amacıyla örgüt kurmak, yönetmek ve örgüte üye olmak iddiaları ile cezalandırılmaları talep edilen 21 kişi ile örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işlemek iddiası ile haklarında dava açılan diğer sanıklarla ilgili birlikteliklerin suç örgütü kapsamında değerlendirilip değerlendirilmeyeceğine ilişkin önemli bir emsal karara imza atmıştır. Bu karar, bir suç örgütünün unsurlarının neler olduğunu göstermesi bakımından önem taşımaktadır. Karar gerekçesine göre, “Suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçunun oluşabilmesi için henüz hiçbir suç işlememiş olsa dahi sadece suç örgütünün meydana getirilmiş olması, örgütü kuranlar, yönetenler ve örgüt mensuplarının cezalandırılması için yeterli bir nedendir. TCK’nın 220. maddesinde düzenlenen suç bir tehlike suçudur. Genel ilkeye bir istisnadır. Amaç suçun işlenmesinin önlenmesi hedeflenmiştir. Asıl amaç, toplum yararına hazırlık hareketlerinin cezalandırılmasıdır. Yasanın amacı, basit bir birleşmeden çok birden çok hatta belirsiz sayıdaki suçları işlemek amacıyla biraraya gelmektir. Bu suçu, suç ortaklığından ayıran temel unsur, devamlılık ve süreklilik olduğu gibi, planlı ortaklık ve eylemli paylaşma unsurlarına ek olarak işlenen suç ve suçların örgütün amacına uygun suçlar olmasını gerektirir. Bu noktada, düşünce ve eylemde süreklilik suç işlemek için düzenli ve planlı ortaklık yönetim ve dayanışma ile disiplin gibi, öğelerin biraraya gelmesi icap eder.

Örgütün soyut bir birleşme olmayıp bünyesinde hiyerarşik bir ilişkinin hakim olması gerektiği, sanıkların aralarında önceden anlaşarak iş bölümü ve hiyerarşik bir yapı içerisinde süreklilik göstererek planlı bir ortaklık ve paylaşım anlayışıyla belirlenmemiş sayıdaki suçları işlemek amacı etrafında birleşmeleri gerektiği yasanın açık anlatımı, öğreti ve uygulama ile sabittir. Olayımızda ise, bir kısım sanıklar borsada manipülatif işlemler yapmak üzere muhtelif zamanlarda biraraya gelmişler, arzu ettikleri zaman ve sayıda işlem yapıp hisse senedi alım-satımını haksız yarar sağlamaya yönelik olarak gerçekleştirmişlerdir. Ortada bilgi ya da işlem manipülasyonu yönünden suç ortaklığı ve suça yardım sözkonusudur. Bu nedenle, ortada bahsedilebilecek bir suç örgütü bulunmadığından suç işlemek amacıyla örgüt kurmak ve örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işlemekten haklarında dava açılan tüm sanıkların beraatlarına karar vermek gerekmiştir”.

Suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçu, Türk Ceza Kanunu m.78, 220 ve 314’te çok failli bir suç tipi olarak düzenlenmiştir. TCK m.220 genel anlamda suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçunu düzenlerken, m.314 “Silahlı örgüt” başlığı altında terör amaçlı suçlarda örgütlenmeyi ayrı bir suç olarak tanımlamıştır. Bu çerçevede, 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun 3. maddesinde düzenlenen “Terör suçları” ile 4. maddede gösterilen “Terör amacı ile işlenen suçlar” ve yine 5. maddede öngörülen “Cezaların artırılması” hükmü, TCK m.314 kapsamında değerlendirilmektedir. TCK m.314’te düzenlenen silahlı örgütün unsurları bu maddede düzenlenmediğinden, bu suçla ilgili olarak TCK m.220/1’de gösterilen suç örgütü unsurları dikkate alınmalıdır.

Terör suçları ve terör amacıyla işlenen suçları bir kenara koyduğumuzda, diğer örgütlü suçların TCK m.220 kapsamında değerlendirileceğini, bu kapsamda örneğin 5607 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu’nun 4. maddesinde “Nitelikli haller” başlığı altında düzenlenen kaçakçılık suçlarının örgütlü işlenmesinin unsurlarının oluşup oluşmadığı, TCK m.220’de yer alan “Suç örgütü” ile ilgili gösterilen unsurlara göre belirlenecektir[12].

Suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçu ve TCK m.220’de sayılan diğer suç tipleri genel suç işleme kastıyla işlenebilir. Bu suçlarla ilgili saike önem verilmediği gibi, bu suçların taksir derecesinde kusurla işlenmeleri de mümkün değildir. TCK m.220 tanımlanan suçları, ilgili hükümlerinde gösterilen unsurları bilerek ve isteyerek işleyenler yönünden manevi unsurun tamam olduğu söylenmelidir. Gerekçeye göre, suç işlemek için örgüt kurulması suçu bir amaç suç niteliği taşımaktadır. Bu nedenle, bu suç ancak doğrudan kastla işlenebilir. Kişilerin, suç işlemek amacıyla bir örgüt yapılanması içinde bulunmaları gerekir. Ancak faillerin, yalnızca örgüt oluşturdukları veya örgüte üye olduklarını bilmeleri yeterli olmayıp, ayrıca örgütün kanunen suç sayılan fiilleri işlemek amacıyla kurulduğunu da bilmeleri gerekir[13].

IV- Suç örgütü ile diğer birlikteliklerin farkları;

TCK m.37 ila 41’de düzenlenen “Suça iştirak”, m.316’da düzenlenen “Suç için anlaşma suçu” ve Ceza Muhakemesi Kanunu’nun “Tanımlar” başlığı altında m.2/1-k’da düzenlenen “toplu suç” tanımlaması ile suç örgütü kavramları birbirinden ayrı kavramlardır. Bunlardan suça iştirak, bir kişi tarafından işlenebilecek suçun, birden fazla kişi tarafından anlaşma ve işbirliği içinde birlikte işlenmesi olarak tanımlanabilir. Suça iştirakte, herhangi bir yasal zorunluluk olmamasına rağmen ve bir fail tarafından işlenebilmesi mümkün iken, birden fazla failin anlaşıp işbirliği içinde kasten işlenebilen bir suç etrafında birleşmeleri ve suçta değişik sorumluluklar alarak, üstlendikleri sorumluluk ve sıfata göre faillerin cezai sorumlulukları doğar.

Suça iştirak müessesesinin hukuki esası, ceza normunda suç olarak tanımlanan bir fiilin işlenmesine anlaşma ve işbirliği içinde katılan her failin suç işleme kastını, dolayısıyla tehlikelilik halini ortaya koyması, az veya çok yapmış olduğu hareketlerle suçun işlenmesine katkı sağlamasına dayanır.

Çok failli suçlarda ise, kanuni tanım gereği zaten suçun bir fail tarafından işlenebilmesine imkan bulunmamaktadır. Türk Ceza Kanunu’nun 220. maddesinde düzenlenen, suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçunun bir fail tarafından işlenebilmesi mümkün değildir. Örgüt kurma suçu, yapısı gereği çok failli suçlar arasında kabul edilmektedir. Maddenin birinci fıkrasının son cümlesine göre, örgütün varlığı için üye sayısının en az üç kişi olması gerekmektedir.

Suça iştirakte, ceza normundan kaynaklanan bir zorunluluk olmadığı halde, birden fazla failin biraraya gelerek, anlaşma ve işbirliği içinde suç işlemek amacı etrafında birleşmeleri hali kendisini gösterir. Örneğin kasten insan öldürmek suçunda, kasten insan öldürmek amacıyla anlaşma ve işbirliğine varan faillerden birisi silah temin eder, diğeri maktulün pusuya düşürülmesini sağlar, bir diğeri silahı ateşler ve başka bir fail de aynı anlaşma ve iş birliği içinde suç delillerini ortadan kaldırır ve silahı ateşleyenin kaçmasına yardım eder. İşte bu halde bir kişinin işleyebileceği kasten insan öldürme suçunda, o suçun işlenmesine katkı sağlayan ve silahı ateşleyenin yanında bulunan failler bulunmaktadır. Tüm failler de suçu işleme kastı olduğuna ve tümü de şu veya bu şekilde suçun işlenmesine katıldığına göre, cezai sorumluluğun hepsi hakkında doğması gerekir.

TCK m.316’da düzenlenen suç için anlaşma, maddede gösterilen suçlardan herhangi birinin elverişli vasıtalarla işlenmesi amacıyla iki veya daha fazla kişinin anlaşması olarak ifade edilmiştir.

Türk Ceza Kanunu’nda yer almayan toplu suç ise, CMK m.2/1-k’da “aralarında iştirak iradesi bulunmasa da üç veya daha fazla kişi tarafından işlenen suç” olarak ifade edilmiştir[14]. Toplu suç, her ne kadar CMK’da tanımlanmış olup, CMK uygulamasında dikkate alınacak olsa da (özellikle CMK m.91’de düzenlenen gözaltı süreleri bakımından), Türk Ceza Kanunu’nda “toplu suç” kavramına yer veren maddi ceza hukuku kuralları açısından da geçerli olacağını ifade etmek isteriz[15].

Kanun koyucu birden fazla faille işlenen suçları; suç işlemek amacıyla örgütlenme, suça iştirak, suç için anlaşma ve toplu suç başlıkları altında dört ayrı biçimde düzenleme yoluna gitmiştir.

V- Suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçunun getirdiği sınırlamalar, farklı hüküm ve uygulamalar;

Örgütlü suçlarda ayrık düzenlemeler sadece Ceza Hukuku hükümleri ile sınırlı olmayıp, Ceza Yargılaması Hukuku ve Ceza İnfaz Hukuku hükümleri yönünden de farklılıklar oluşturularak kişi hak ve hürriyetlerinin daha fazla kısıtlandığı görülmektedir. CMK m.58/5’te düzenlenen “gizli tanıklık”, m.100/3-a, 9’da düzenlenen “tutuklama şartları”, m.135’te düzenlenen “iletişimin denetlenmesi”, m.139’da düzenlenen “gizli soruşturmacı” ve m.140’da düzenlenen “teknik araçlarla izleme” gibi yöntemlerin örgütlü suçlarda uygulanmasının amaçlandığı, bu sebeple örgütlü suçlarda diğer suçlara nazaran kişi hak ve hürriyetlerine daha fazla sınırlama getirildiği görülmektedir.

Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 135. maddesinin altıncı fıkrasının (a) bendinin 8 numaralı alt bendinde, “suç işlemek amacıyla örgüt kurmak suçu”nun telefonla dinleme kapsamına alındığını görmekteyiz. “Torba hüküm” niteliği taşıyan bu düzenleme, telefonların dinlenmesi konusunda adli makamlara geniş imkanlar sağlamakta ve bu yolla kişilerin özel hayatı düşünülenin ve amaçlananın ötesinde bir sınırlamaya maruz kalabilmektedir. Maksadına veya “çıkar amaçlı” olup olmadığına dahi bakılmaksızın, suç işlemek amacıyla örgüt kurduğu iddia edilen kişilerin kolaylıkla telefonları dinlenebilecek ve görüntüleri tespit edilebilecektir. Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 220. maddesi vasıtasıyla kolluk[16], “suç örgütü” için öngörülen unsurların varlığından bahisle kapsamlı bir şekilde telefon dinleme yetkisine kavuşmuş olmaktadır.

CMK m.135’in altıncı fıkrasının (a) bendinin sekizinci alt bendi, suç işlemek amacıyla örgüt kurmak suçunu düzenleyen TCK m.220’yi “iletişimin denetlenmesi” tedbiri kapsamına almış, fakat 220. maddenin örgüt üyeliği suçunu düzenleyen ikinci fıkrası, örgüte üye olmamakla birlikte, suç örgütüne bilerek ve isteyerek yardım etmeyi düzenleyen yedinci fıkrası ve örgütün veya amacının propagandasının yapılması fiilini suç olarak düzenleyen sekizinci fıkrası bu suç katalogunun dışında bırakmıştır. Ancak uygulamada, iletişimin denetlenmesi tedbirinde bu istisnalara dikkat edilmediği, hatta mesleği gereği müvekkili ile görüşen avukatların konuşmalarının dahi dinlenip kayda alındığı, hukuka aykırı oldukları halde bu kayıtların soruşturma ve kovuşturma dosyalarına konulduğunu görmekteyiz. Kanun koyucu aynı uygulamayı, “gizli soruşturmacı” görevlendirilmesi tedbirini düzenleyen CMK m.139 ile “teknik araçlarla izleme” tedbirini düzenleyen CMK m.140’da da sürdürmüştür.

“Örgütlü suçluluk” kavramının çokça kullanıldığı, bu yolla özellikle telefon dinleme ve teknik araçlarla izleme yöntemlerine başvurulduğu, ancak CMK m.135 ve m.140’da gösterilen katalog suçlara uyulmadığı, örgüt üyelerinin dinlenip, bu dinlemelerden elde edilen delillerle tutuklama tedbirine başvurulduğu ve hatta mahkumiyet kararları verildiği, CMK m.135/2’ye göre dinlemesi yasak olan kişiler arasındaki konuşmaların delil olarak kullanıldığı, somut delillerle desteklenmeyen telefon dinlemelerinin şüpheli ve sanığın aleyhine değerlendirildiği görülmektedir. Birbirleri ile ilgili ve ilgisiz suçlar, suça iştirak müessesesini bir kenara bıraktığı “suç örgütü” adı altında olaylar ve kişiler birlikte değerlendirilerek, uzun süren soruşturmaların sonunda kişi ve olaylar arasında bağlantı varmış gibi sunulmak suretiyle, yargılama içinden çıkılmaz hale getirilerek, CMK m.190/1’e aykırı şekilde yargılama süreci uzatılmaktadır.

Soruşturma aşamasında şüpheliye, kısıtlı soruşturmalarda net bilgi ve delil gösterilmeksizin dosyada yegane delil olarak yer alan altı ay veya bir yıl önceki telefon görüşmelerinde geçen cümlelerin ne olduğu ve o cümlelerde ne demek istediği soruların içine serpiştirilerek sorulmakta ve bu sorular tapelerin tam metni gösterilmeksizin yorum katılmak suretiyle şüpheliye yöneltilmekte, bu yolla şüpheliden kendisi veya başkası aleyhine ikrar ve beyan elde edilmeye çalışılmaktadır. Suç örgütü kapsamında yapılan soruşturmalar sırasında alınan ifadelerde, “Etkin pişmanlık” başlıklı TCK m.221 hatırlatılmak suretiyle şüpheliden ikrar ve beyanlar elde edilmesi hedeflenmektedir. Oysa bu madde, sadece amaç suça karışmayan örgüt kurucusu, yöneticisi veya üyesinin suç örgütü suçlamasından kurtulmasına yönelik bir pişmanlık hükmü olup, suç örgütü tarafından işlendiği iddia olunan amaç suçları kapsamamaktadır. Bu maddenin amaç suçlar yönünden kapsamının genişletilmesi, ancak “suçta ve cezada kanunilik” ilkesine uygun olarak yeni yasal düzenleme yapılması ile mümkün olabilir. TCK m.220’nin mevcut düzenlemesi dikkate alındığında, şüphelinin amaç suç yönünden itirafta bulunması, ikrar ve beyanının “etkin pişmanlık” müessesesi çerçevesinde değerlendirilebilmesi mümkün değildir. Telefon dinlemenin hukuka uygun olması şartıyla elde edilen bu tür itiraf, ikrar ve beyan, sanığa cezanın alt hadden verilmesinin ve sanık lehine ceza hukuku müesseselerinin uygulanmasının dayanağı olarak kullanılabilir. Bunun dışında, TCK m.38/3’de yer alan “azmettirenin belli olmaması halinde, kim olduğunun ortaya çıkmasını sağlayan failin ceza sorumluluğu hafifletilir” anlamına gelen bir hüküm, TCK m.221’de yer almamaktadır.

Belirtmeliyiz ki, telekomünikasyon yoluyla yapılan iletişimin denetlenmesi kapsamında telefonların dinlenip kayıt altına alınması ile ilgili katalog suçları gösteren CMK m.135/6’nın (a) bendinin 8 numaralı alt bendinde yer alan, TCK m.220’nin 2, 7 ve 8. fıkraları hariç olmak üzere “suç işlemek amacıyla örgüt kurma” suçu ile ilgili yapılacak telekomünikasyon yoluyla yapılan iletişimin denetlenmesi sonuçları, sadece bu suçun delillerine ve faillerine ulaşabilmek amacıyla kullanılabilir. Suç örgütü kurma ile ilgili dinleme kararından hareketle, suç örgütünün amaç suçları kapsamında işlendiği iddia olunan suçlarla ilgili dinleme yapılamaz, aksi halde bu dinlemelerden elde edilen tüm sonuçlar hukuka aykırı olur. Suç örgütü kurmak suçu ile ilgili yapılan dinleme kapsamında, örgütün amaç suç olarak işlediği iddia olunan fiilin CMK m.135/6’da sayılan suçlar arasında yer aldığı anlaşılırsa, bu halde de “Tesadüfen elde edilen deliller” başlıklı CMK m.138/2 kapsamında hareket edilmesi gerekir. CMK m.138/2’ye göre, “Telekomünikasyon yoluyla yapılan iletişimin denetlenmesi sırasında, yapılmakta olan soruşturma veya kovuşturmayla ilgisi olmayan ve ancak, 135’inci maddenin altıncı fıkrasında sayılan suçlardan birisinin işlendiği şüphesini uyandırabilecek bir delil elde edilirse; bu delil muhafaza altına alınır ve durum Cumhuriyet Savcılığına derhal bildirilir”.

Özetle; suç örgütü ile ilgili yapılan dinlemede, örgüt tarafından işlendiği iddia olunan suçun CMK m.135/6’da sayılan suçlardan olmaması durumunda dinleme yapılamaz, yapılsa bile buradan elde edilen deliller yargılamada kullanılamaz. Bu tür delillerin kullanılması hedeflenmekte ise, CMK m.135/6’nın (a) bendinin 8. alt bendinde değişikliğe başvurulması gerekir. Buna göre yeni hüküm, “Suç işlemek amacıyla örgüt kurma ve bu örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenen suçlar” olduğu takdirde, suç örgütü üzerinden yapılan dinlemeler, suç örgütü tarafından işlendiği iddia olunan tüm suçların delili olarak kullanılabilecektir. Ancak mevcut düzenlemeye göre, suç örgütü kurma suçu kapsamında alınan dinleme kararları sadece bu suçla ilgili kullanılabilir. Bu dinleme sonuçları, diğer suçlar bakımından hukuka uygun sayılamaz. Çünkü CMK m.135/6,a-8’de “suç işlemek amacıyla örgüt kurma ve örgütün amacı kapsamında işlenen suçlar” ibaresine değil, “suç işlemek amacıyla örgüt kurma” suçuna yer verilmiş ve suç örgütü ile ilgili olarak sadece bu suçtan telefon dinleme, kayda alma yapılabileceği ve sinyal bilgilerinin değerlendirilebileceği ifade edilmiştir.

Bu nedenle, telefon dinleme kararlarında isnada konu suç ve dayanak olarak, “suç örgütü kurmak ve buna bağlı olarak örgütün faaliyetleri” gösterilmesi hukuka aykırıdır. Bu nitelendirme, CMK m.135/6-a, 8’de yer alan “suç işlemek amacıyla örgüt kurma (2, 7 ve 8. fıkralar hariç m.220)” ibaresine açıkça aykırıdır. Çünkü mevcut hükümde, “ve buna bağlı olarak örgütün faaliyetleri” ibaresi bulunmamaktadır. Kanun hükmünde bulunmayan bir ifadeye talep ve kararda yer verildiğinde, hem bu talep ve karar ve hem de buradan elde edilen sonuçlar hukuka aykırıdır.

Elbette CMK m.135/6’da suç örgütü ile ilgili yer alan hükmü bu şekilde genişletmemek gerekir. Bununla birlikte, 135/6’da düzenlenen suç katalogunu gözden geçirip nitelikli tehdit, nitelikli dolandırıcılık ve nitelikli yağma gibi suçları katalog kapsamına almak isabetli olabilir. Çünkü telefon dinleme, açık bir şekilde bireyin muhaberat hürriyetine müdahaledir. Bu müdahaleyi mümkün olduğu kadar somutlaştırmak ve istisnai şekilde uygulamak gerekir.

Telefon dinlemenin yapılabilmesi ve bu dinlemeden elde edilen delillerin kullanılabilmesi için, mutlaka CMK m.135/1’de gösterilen suçun işlendiğine dair kuvvetli suç şüphesi şüpheli veya sanık için gerçekleşmeli, başka şekilde delil elde edilebilme imkanı olmamalı ve katalog kapsamına giren suçlarla ilgili ve hakkında dinleme yapılacak suç yönünden dinleme kararı alınmalıdır. Hakkında dinleme kararı alınmamakla birlikte katalog kapsamına giren bir suçun işlendiği dinleme sırasında tespit edildiğinde, CMK m.138/2’nin uygulanması gündeme gelecek, yoksa katalog kapsamına giren dinlemeye konu suçla ilgili dinlemeden elde edilen deliller katalog kapsamına giren diğer suç yönünden kullanılamayacaktır.

Uygulamada, suç örgütü kurma ve yönetme iddiası kapsamında alınan iletişimin denetlenmesi kararları yoluyla elde edilen telefon dinleme kayıtlarının, sadece örgüt kurma ve yönetme suçu ile sınırlı tutulmayıp, CMK m.135/6’da yer alan katalogdaki suçlardan olup olmadığına dahi bakılmaksızın amaç suç olduğu iddia edilen tüm suçların delili olarak kullanılmaya çalışıldığı görülmektedir. Düşünce açıklama hürriyetinin bir kullanım şekli olan telefonla haberleşmeden elde edilen kayıtlarla tek başına suçlama yapılamayacağına, bu kayıtların somut, dayanaklı ve inandırıcı delillerle desteklenmesi ve suçlamanın ortaya konulması gerektiğine dair tespitimizi bir kenara bırakalım, daha telefon dinlemenin CMK m.135 tarafından öngörülen usulle yerine getirilmediği, katalogda tanımlanan bir suçtan dolayı alınan telefon dinleme kararı ile başka suçların delillerinin elde edilmeye çalışıldığı ve böylelikle Kanunun emredici hükmünün dolanıldığı görülmektedir. Net olarak belirtmeliyiz ki, CMK m.135/6’da tanımlanan katalogda yer alsın veya almasın, hakkında CMK m.135 ve m.138/2’de gösterilen usule uygun iletişimin denetlenmesi kararı alınmayan suçla ilgili olarak, şüpheli/sanık ve/veya suç hakkında elde edilen telefon dinleme kayıtları hukuka uygun sayılamaz ve yargılamada delil olarak değerlendirilemez.

CMK m.135/6’da gösterilen katalogda yer almayan suçla ilgili dinleme kararı alınamayacağı gibi, katalogda bulunan başka bir suçtan dolayı alınan dinleme kararı ve bu şekilde elde edilen telefon tapelerinden hareketle katalog kapsamına girmeyen suç yönünden de bu kayıtlar kullanılamaz. Diğer suç katalogda tanımlanmış olsa dahi, başka suçla ilgili yapılan dinlemenin sonuçları bu suçun delili olarak kullanılamaz, ancak katalogda yer alan bu ikinci suçla ilgili CMK m.138/2’nin tatbikinin yolu açılır.

CMK m.135/6’da yer alan bir suçla ilgili başlatılan soruşturmaya konu suça karıştığı düşünülen ve şüpheli olarak tanımlanan üçüncü kişi, hakkında daha önce telefon dinleme kararı alınan şüpheli üzerinden dinlenemez. Şüpheli üçüncü kişinin, hakkında dinleme kararı bulunan kişi ile yaptığı konuşmalarda hangisinde suça karıştığı tespit edilmişse, o andan itibaren “Tesadüfen elde edilen deliller” başlıklı CMK m.138/2 gereğince hareket edilmesi gerektiği ve şüpheli üçüncü kişi yönünden de telefon dinleme kararı alınabileceği fikri ileri sürülebilir. Dinleme kapsamına giren suçla ilgili başka bir şüpheliye ulaşıldığı düşünülmekte ise, bu dinlemeden elde edilen kayıt CMK m.138/2 kapsamında kabul edilir ve ulaşılan yeni şüphelinin aleyhine delil olarak kullanılamaz. Çünkü CMK m.138/2, bir suçla ilgili yapılan dinleme sırasında işlendiği düşünülen ve CMK m.135/6’da gösterilen katalog kapsamına giren bir başka suç yönünden uygulanabilme imkanına sahiptir. Bir suçla ilgili yapılan dinleme sırasında ulaşılan yeni şüpheli hakkında CMK m.138/2 uygulanmayacak, ancak bu yeni şüpheli yönünden CMK m.135/1’in şartlarının oluşup oluşmadığı değerlendirilebilecektir.

Kanun koyucu, suç işlemek amacıyla örgüt kurmak suçunu düzenleyen TCK m.220’nin kapsamına giren tüm fiilleri ve faillerini iletişimin denetlenmesi tedbiri kapsamına almak istememiştir. Bununla birlikte, 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nda bu istisnaların gözardı edildiğini ve TCK m.220 kapsamına giren tüm fiiller ve failleri hakkında iletişimin denetlenmesi, gizli soruşturmacı ve teknik araçlarla izleme tedbirlerinin imkan dahilinde tutulduğunu görmekteyiz. 3713 sayılı Kanunun “Soruşturma ve Kovuşturma Usulü” başlıklı 10. maddesinin ikinci fıkrasının (f) bendine göre, “Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 135’inci maddesinin altıncı fıkrasının (a) bendinin (8) numaralı alt bendindeki, 139’uncu maddesinin yedinci fıkrasının (a) bendinin (2) numaralı alt bendindeki ve 140’ıncı maddesinin birinci fıkrasının (a) bendinin (5) numaralı alt bendindeki istisnalar uygulanmaz”.

 

5275 sayılı Ceza İnfaz Kanunu’nun 9. ve 107. maddelerinde, suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçu bakımından farklı hükümler getirilmiştir. Yüksek güvenlikli kapalı ceza infaz kurumlarını düzenleyen 5275 sayılı Kanunu’nun 9. maddesinde, suç işlemek amacıyla örgüt kurmak, yönetmek veya suç örgütünün faaliyeti çerçevesinde işlenen insanlığa karşı suçlardan, kasten insan öldürme suçlarından, uyuşturucu madde ticareti suçundan, Devletin güvenliğine karşı suçlardan veya Anayasa ile kurulan düzene ve düzenin işleyişine karşı suçlardan mahkum olanların cezaları, yüksek güvenlikli kapalı ceza infaz kurumlarında infaz edileceği belirtilmiştir. Kanunun 10. maddesinde, aynı suçları işleyen kadınların hapis cezalarının kadın kapalı ceza infaz kurumlarında infaz edileceği ifade edilmiştir.

 

5275 sayılı Ceza İnfaz Kanunu’nun “Koşullu salıverilme” başlıklı 107. maddesine göre, suç işlemek için örgüt kuran veya yöneten ya da örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenen suçtan dolayı hapis cezasına mahkum olanların cezaları, diğer mahkumlardan daha fazla bir sürenin, örneğin toplam hapis cezasının 2/3’ü yerine 3/4 oranında bir sürenin cezaevinde geçirilmesi yoluyla infaz edilecektir.

 

İnfaz Kanunu m.107/4’e göre, suç işlemek için örgüt kurmak veya yönetmek suçlarından dolayı hükmedilen hapis cezaları 3/4 oranında infaz edilecek, fakat suç örgütüne üye olmak ya da üyesi olmadığı suç örgütü adına suç işlemek ya da örgütün hiyerarşik yapısına dahil olmamakla birlikte bilerek ve isteyerek suç örgütüne yardım etmek suçları için verilen hapis cezaları 2/3 oranında tabi tutulacaktır. Ancak İnfaz Kanunu m.107/4, bu suçların failleri arasında herhangi bir ayırım yapmaksızın örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenen suçtan dolayı mahkumiyetin infazını, hapis cezasının dörtte üçünün infaz kurumunda mahkuma çektirilmesini öngörmüştür. Bu noktada, CMK m.231/5 ve devamı fıkralarında düzenlenen hükmün açıklanmasının geri bırakılması müessesesi ile ilgili bir sorun ortaya çıkabilir. Şöyle ki; mahkeme, suç işlemek için silahlı olmayan örgüt kuran veya yöneten kişiye bu suçlar yönünden verilen mahkumiyet hükmünün açıklanmasının ertelenmesine karar verdiğinde, örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenen suçtan verilen hapis cezasının mahkumiyet infazının dörtte üç mü, yoksa üçte iki mi yapılacağı tartışılabilir. Kanun hükmü bu noktada net olup, örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenen suçtan dolayı mahkumiyeti, İnfaz Kanunu m.107/4’de öngörülen TCK m.220’de düzenlenen suçlarla ilgili infaz sürelerine bakmaksızın dörtte üç olarak tespit etmiştir. Bu nedenle, suç işlemek için örgüt kurmak veya yönetmek ya da suç örgütüne üye olmak suçları ile suç örgütünün faaliyeti çerçevesinde işlenen suçları Ceza İnfaz Hukuku yönünden birbirinden ayırmak gerekir. Her ne kadar hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının mahkumiyet hükmü verilmediği anlamını taşıyacağı söylense de, suç örgütü kapsamında işlenen amaç suçlarla ilgili İnfaz Kanunu m.107/4 açısından bunun bir önemi olmayacaktır.

 

VI- TCK m.220 hükümlerinin açıklanması;

TCK m.220’nin birinci fıkrasında, suç örgütünün varlığı için her somut olayda tespit edilmesi gereken unsurlar sayılmış, örgütü kuran veya yönetenlerin ceza sorumlulukları gösterilmiştir.

Maddenin ikinci fıkrasında, suç işlemek amacıyla kurulan örgüte üye olmak fiilinin suç olduğu ifade edilmekle birlikte, her iki fıkrada da örgüt kurucusundan, yöneticisinden ve üyesinden ne anlaşılması gerektiği tanımlanmamış, sadece madde gerekçesinde birkaç açıklamaya yer verilmekle yetinilmiştir. Suç örgütü kurucusu veya yöneticisi, örgüt mensupları üzerinde hakimiyet sağlayan kişiler ve suç örgütü üyesi de, örgüt yöneticilerinin rızasının varlığına gerek olmaksızın örgüte fiilen katılan kişiler olarak tanımlanmıştır. Biz bu tanımın özellikle üyelik kısmına itiraz etmekteyiz. Çünkü suç örgütüne üyelik, örgütün rızasını ve örgüte katılmak için önceden belirlenmiş şekli prosedürü yerine getirmeyi gerektirir. Aksi halde, örgüt üyeliğinin ceza sorumluluğu alanı aşırı genişletilmiş olur. Bir suç örgütü ile ilişkiye giren, ona sempati duyan veya adına bir takım faaliyetlerde bulunan insanları, doğrudan doğruya “suç örgütü üyesi” olarak kabul etmek isabetli değildir.

Kişinin suç örgütü üyeliği ile suçlanabilmesi için, suç örgütünün varlığından haberdar olması, örgüte bilerek ve isteyerek üye olması, hatta suç örgütünün kurucu veya yöneticisi tarafından suç örgütüne üye olarak kabul edilmesi, üye olanın da bu kabulü bilip örgüt üyesi olarak hareket etmesi gerekir. Suç örgütü üyeliği suçu kasten, yani hareket ve netice bilerek ve istenerek işlenebilen bir suçtur. Suç örgütüne üye olduğu, fakat hücre yapılanması, yani bir veya iki kişiden oluşan ve birbirinden haberdar olmayan farklı üye yapılanması ile örgütün faaliyette bulunduğundan bahisle üyelerin birbirini tanımadığı gerekçesi, bir suç örgütünün varlığının ve en önemlisi, örgütle başkaca bir bağlantısı olmaksızın sadece münferit hareketlerde bulunanların suç örgütüne üye olarak kabulünün temeli olamaz.

Suç işleme amacının, suç örgütü mensuplarının ortak amacı olarak belirlenmesi gerekir. Suç örgütünün yöneticisi, suç işlemek amacıyla hareket etmekle birlikte, örgütün diğer mensuplarının bundan habersiz olmaları halinde, suç işlemek amacıyla kurulan bir örgütün varlığından bahsedilemez. Hatta suç örgütünün yapılanmasını oluşturan kişilerin suç işlemek amacıyla hareket etmeleri, oluşumun içinde yer alan, fakat bu amaçtan habersiz olan kişilerin suç işlemek amacıyla kurulan örgütte yönetici olmasına, üye sayılmasına veya üyesi olmadığı bu örgüte bilerek ve isteyerek yardım eden sayılmasına yol açmaz[17].

Maddenin üçüncü fıkrasında, örgütün silahlı olması halinde ceza sorumluluğunun artırılacağı ifade edilmiştir. Ceza Hukuku açısından silahın ne olduğunun tanımı, TCK m.6/1,f hükmünde yapılmıştır. Ateşli silahlar, patlayıcı maddeler, saldırı ve savunmada kullanılmaya elverişli aletler, yakıcı, aşındırıcı, yaralayıcı, boğucu, zehirleyici ve sürekli hastalığa yol açıcı radyoaktif, nükleer, kimyasal ve biyolojik maddeler, “silah” olarak kabul edilmiştir.

TCK m.220/4’de, örgütün faaliyeti çerçevesinde suç işlenmesi halinde, ayrıca bu suçlardan dolayı failler hakkında ceza verileceği belirtilmiştir. Kanun koyucu, 220. maddenin birinci ve ikinci fıkralarında tanımlanan suçlardan dolayı cezaya hükmedilmesi için, örgütün amacı çerçevesinde bir suçun işlenmesine gerek olmadığını kabul etmiştir. Failin ceza sorumluluğu, hem suç örgütünden ve hem de amaç suç nedeniyle doğacak ve bu dördüncü fıkra nedeniyle “ne bis in idem” ilkesi ihlale uğramamış olacaktır.

TCK m.220/5, aşağıda ayrı başlık altında değerlendirilecektir.

TCK m.220/6’da[18], örgüte üye olmamakla ve suç örgütüne hakim olan hiyerarşik ilişki içerisinde bulunmamakla birlikte örgüt adına suç işleyen kişinin, örgütü adına işlediği suçun yanında her ne kadar örgüte üye olmasa da örgüt adına suç işlediğinden bahisle örgüt üyesi gibi cezalandırılacağı ifade edilmiştir. Kanaatimizce, failin işlemediği bir suçtan dolayı cezalandırılması “kusur sorumluluğunun şahsiliği” ilkesine aykırıdır. Fail, üyesi olmadığı örgüt adına suç işlemişse ve örgüt adına suç işlediğini de bilmekte ise, bu durumda işlediği suçtan dolayı verilecek ceza artırılabilir, fakat üyesi olmadığı örgütten dolayı örgüte üye olmak suçu nedeniyle cezalandırılabilmesinin kabulü mümkün değildir.

TCK m.220/7, aşağıda ayrı başlık altında değerlendirilecektir.

TCK m.220/8’de, suç örgütünün veya amacının propagandasının yapılması suç sayılmış ve bu suçun basın yayın yolu ile işlenmesi cezada artırım nedeni olarak görülmüştür. Bu suçtan ceza verilebilmesi için, öncelikle bir suç örgütünün varlığının tespiti gerekir. Bu tespit, ya kesinleşmiş bir yargı kararı ile olur veya henüz yargı kararı olmasa bile bir suç örgütünün varlığının inkar edilemez bir şekilde ortaya konulması ile mümkündür. Bizce bir suç örgütünün varlığından bahsedilebilmesi için, TCK m.215’de düzenlenen suçu ve suçluyu övme suçunda olduğu gibi ortada en az kesinleşmiş bir yargı kararı ile bu suç örgütünün varlığının belirlenmesi gerekir. Ancak bundan sonra, suç örgütünün amacının veya propagandasını yapanın cezalandırılması mümkün olabilmelidir[19].

VII- TCK m.220/5 karşısında suç örgütü yöneticisinin hukuki durumu

TCK m.220/5’de yer alan “Örgüt yöneticileri, örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenen bütün suçlardan dolayı ayrıca fail olarak cezalandırılır.” hükmünün “cezaların şahsiliği” ilkesine aykırılığı ve yine aynı maddenin 7. fıkrasında düzenlenen örgüt içindeki hiyerarşik yapıya dahil olmadığı halde yardım edenin örgüt üyesi gibi kabul edilmesi örgütlü suçluluğun maddi ceza hukukundaki aşırı sınırlayıcı hükümleri olarak göze çarpmaktadır.

TCK m.220/5’in isabetli olmadığını, en azından suç örgütünün yöneticisi konumunda olmakla birlikte, yöneticinin bilgisi, kabulü ve talimatı ile işlenmeyen suç örgütünün faaliyeti kapsamında işlenen tüm suçlardan dolayı suç örgütü yöneticisinin “fail” sıfatı ile TCK m.37 uyarınca sorumlu sayılmaması gerektiğini düşünmekteyiz. TCK m.220/5’e göre, “Örgüt yöneticileri, örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenen bütün suçlardan dolayı ayrıca fail olarak cezalandırılır”. Böylece, örgütün kurucusu, lideri, lider kadrosu, örgütte yer alan üyeleri idare ve sevk eden kişiler “suç örgütü yöneticisi” sayılacaklar ve örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenen tüm suçlardan dolayı da fail gibi cezalandırılacaklardır.

Belirtmeliyiz ki örgüt yöneticilerinin, örgütün faaliyetleri çerçevesinde işlenen suçlardan dolayı ayrıca fail olarak cezalandırılmasını öngören TCK m.220/5 hükmü, TCK m.38 anlamında bir azmettirme olarak nitelendirilemez; zira azmettiren, suç işleme düşüncesi olmayan kişiye “suç işleme kararı aldıran” suç iştirakçisidir. Ancak suç örgütünün faaliyeti kapsamında işlenen suçlara bakıldığında, “fail” sıfatı ile suçu işleyen kişinin zaten suç işleme düşüncesini taşıyan kişi olduğu söylenmektedir. Örgüt kapsamında işlenen suçlarda, suçu işleyen kişiye, yani faile suç işleme kararı aldırmaktan ziyade, bir baskı, yönlendirme yapılmakta ve fail hakimiyet altında tutulmaktadır. Bu baskı, suç örgütünün hiyerarşik yapılanmasının doğal bir sonucudur. Ancak yukarıda da belirttiğimiz gibi TCK m.220/5 hükmünün ortaya koyduğu ceza sorumluluğu “sübjektiflik” kıstası ile sınırlandırılmadığı takdirde, ceza sorumluluğunun şahsiliği prensibine aykırılık engellenemez. Örgüt yöneticisinin işlenen suçtan dolayı sorumluluğuna gidilebilmesi için, yöneticinin fiil ve faille ilgili genel bir hakimiyetinin veya yönlendirmesinin varlığı tespit edilmelidir. Aksi halde, örgüt yöneticisinin sorumluluğuna gidilmemelidir.

Bu hükmün kabulü, “şahsi kusur sorumluluğu” ilkesi gereğince mümkün değildir. Yöneticinin sorumlu tutulabilmesi için, en azından amaç suça konu fiilden bilgi sahibi olması, bu fiilin işlenmesini kabul etmesi ve engellememesi aranmalıdır. Yönetici, yetki ve sorumluluk alanına giren kişi ve konularla ilgili sevk ve idare eden, “yap” veya “yapma” emir ve talimatını vermek suretiyle yönlendiren kişiye denir. Kanaatimizce bu kişi, sadece kendi ve yetki ve sorumluluk alanına giren kişi ve olaylardan sorumlu tutulmalıdır, çünkü “ceza sorumluluğunun şahsiliği” ve “kusur” ilkeleri, suç örgütü yöneticisinin ceza sorumluluğunun bu şekilde kabul edilip uygulanmasını gerekli kılmaktadır.

Örgüt yöneticilerinin ceza sorumluluğu alanını genişleten, ceza sorumluluğunun şahsiliği ilkesini düzenleyen Anayasa m.38/7’ye aykırı olduğu iddia edilen TCK m.220/5’e ayrı bir başlık açmak isabetli olacaktır.

TCK m.220/5’in gerekçesine göre, “… örgüt yöneticilerinin, örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenen bütün suçlardan dolayı ayrıca fail olarak cezalandırılması gerektiği kabul edilmiştir. Örgüt yapısı içinde, kendisine suç işlemek gibi örgütün amacına uygun görev verilen kişi bu görevini yerine getirmezse, hemen yerine bir diğer üye rahatlıkla ikame edilebilmektedir. Bu nedenle, örgütün yöneticisi konumunda olan kişiler, örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenen bütün suçlardan dolayı ayrıca fail olarak sorumlu tutulmalıdırlar”.

TCK m.220/5’in ceza sorumluluğu alanını aşırı genişleteceğini ve ceza sorumluluğunun şahsiliği ilkesi için tehlikeli olacağını 2006 yılında gören İsfen, “suç örgütü kurmak” suçunu düzenleyen TCK m.220’nin geniş uygulamasını, suç örgütü taşımayan çete veya iştirakleri bile suç örgütü sayan yapısını gördüğünde, suç örgütü yöneticilerinin, örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenen tüm suçlardan dolayı ayrıca fail olarak cezalandırılmalarının önemli sorunlara yol açacağını ifade etmiştir[20].

Aşağıda Almanya’da yaşayan ve akademik çalışmalarını sürdüren Prof. İsfen’in bu çalışması dikkate alınmak suretiyle TCK m.220/5 ile ilgili bazı önemli açıklama ve tespitler yapılacaktır;

Suç örgütü yöneticilerinin, suç örgütü faaliyetinde işlenen suçlardan dolayı ayrıca fail olarak sorumlu tutulması, 2003 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne sunulan Hükümet Tasarısı’nda yer almamakta idi. Bu Tasarı, mülga Türk Ceza Kanunu’nun 313. maddesinin dördüncü fıkrasında olduğu gibi, suç örgütü yöneticileri hakkında sadece suç örgütü kurmaya ilişkin hükümler uyarınca verilecek cezaların zorunlu artırımını öngörmekte idi (Tasarı m.296/4). Türk Ceza Kanunu Adalet Alt Komisyonu görüşmeleri sırasında gündeme getirilen ve değişikliğe uğramadan 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’na giren 220/5, ilk bakışta ve lafzından hareketle üçüncü kişilerin işlediği suçlardan dolayı sorumlu tutulmayı öngörmektedir. Bu konuda 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun Adalet Komisyonu’ndaki hazırlık çalışmalarında akademisyen olarak bulunan Özgenç ilginç tespitlerde bulunmuştur. “Yeni TCK’nun TBMM Adalet Komisyonu’ndaki hazırlık çalışmaları sırasında, suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçunun tanımlandığı 220. maddenin beşinci fıkrasında şu şekilde bir düzenleme önerisinde bulunduk: ‘Örgüt yöneticileri, örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenen tüm suçlardan dolayı ayrıca fail olarak cezalandırılır’. Aslında bu öneride bulunurken tabiri yerinde ise ‘dokuzu gösterip, sekize razı olma’yı amaçlamıştık. Yani aslında kafamızda düşündüğümüz formülasyon, ‘örgüt yöneticileri örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenen tüm suçlardan dolayı ayrıca, fail veya şerik olarak cezalandırıldı.’ şeklinde idi. Önerdiğimiz bu fıkra metni, Komisyon üyesi milletvekilleri ve Komisyon toplantılarına katılan Yargıtay temsilcileri tarafından olduğu gibi kabul görünce, bilahare düşündüğümüz formülasyonu kabul ettirme yönündeki girişimlerimizden sonuç alınamamıştır”[21]. Bu düzenlemenin kusur ilkesine ve özellikle TCK m.220/1’de belirtildiği üzere ceza sorumluluğunun şahsiliği ve kimsenin başkasının fiilinden dolayı sorumlu tutulamayacağı ilkesine aykırı olmaması istenmekte ise, yani başka bir ifadeyle en azından faillik sorumluluğu açısından yeni bir objektif sorumluluk türüne yer verilmemek istenmekte ise, suç örgütü yöneticilerinin, suç örgütü faaliyeti çerçevesinde işlenen suçlardan dolayı ayrıca fail olarak cezalandırılması, bu sorumluluğu haklı kılacak maddi kriterlere dayandırılması gerekmektedir. Kanun gerekçesinde bu husus, Alman Hukukçu Roxin tarafından geliştirilen “ikame edilebilirlik” kriteri ile açıklanmıştır. Örgüt yönetici, kendisine suç işlemek gibi örgütün amacına uygun görev verilen kişinin bu görevi yerine getirmediğini gördüğünde, bu kişinin yerine örgüt yapısı içerisinde bir başkasını rahatlıkla ikame edebilir. Bu sebeple yönetici, örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenen tüm suçlardan dolayı da fail olarak sorumlu tutulmalıdır. İsfen’e göre; suç örgütü üyelerinin tamamen sorumlu olarak gerçekleştirdikleri suçlardan dolayı suç örgütü yöneticilerinin, azmettiren veya yardım eden olarak değil de fail olarak sorumlu tutulmaları, bu kapsamda varlığı zorunlu olan fiil hakimiyetinin tespiti ile ancak mümkündür. Arka plandaki failin, örgüt mekanizması üzerinde kurduğu ve emredilen suçun işleyişini ön planda bulunan failin (suçu bizzat işleyenin) bireyselliğine bağlı olmadan kendiliğinden sağlayan bir hakimiyeti mevcut olmalıdır. Bu hakimiyeti, dolaylı faillik olarak açıklamak mümkündür (TCK m.37/2,1. cümle). İsfen’e göre kanun koyucu, suç örgütü yöneticilerinin ayrıca fail olarak cezalandırılmasını, suç örgütü üyelerinin kolaylıkla ikame edilebilirliği unsuruna, yani verilen suç emrinin, üzerinde hakimiyet kurulan mekanizma yoluyla bir tür otomatik olarak hayata geçirilmesine dayandırmıştır. Ancak İsfen TCK m.220 hükümlerinin, bu doğru tespitin her olayın özelliklerine göre uygulanmasını imkansız kıldığını ifade etmiştir. İsfen’e göre, organizasyon hakimiyetinin, yani suç örgütü üyelerinin kolaylıkla ikame edilebilirliği unsurunun her somut olayda ayrıca tespit edilmesi gerektiği halde TCK m.220/5’de, suç örgütü yöneticilerinin ayrıca fail olarak sorumlu tutulduğu olaylarda, somut incelemelere ve istisnalara yer vermeyen kesin bir hüküm getirilerek, suç örgütü faaliyeti çerçevesinde işlenen tüm suçlarla ilgili aksinin ispatı mümkün olmayan bir fiil hakimiyeti karinesi öngörülmüştür. Bunun gerçekdışı olduğu ortadadır. Örneğin, üç kişiden oluşan bir suç örgütünde örgüt üyelerinin, m.220/5’in gerekçesinde yer alan ifadeyle “rahatlıkla” ikame edilebilirliğinin olmayacağı tartışmasızdır. Bu tür bir örgütün faaliyeti çerçevesinde, tehlikeli ve teknik açıdan zor bir operasyon emri alan iki acemi üyeden birisinin beceriksizliğini öne sürerek ve diğerinin de yakalanmaktan korktuğu için örgüt adına suç işlemeyi reddetmesi durumunda yönetici, fiili bizzat işlemekten veya vazgeçen üyeleri ikna etmekten, suç örgütünü genişletmekten ya da planlanan suçu rafa kaldırmaktan başka bir seçeneğe sahip olmayacaktır. İsfen’e göre bu suç örgütü yöneticisi, fiil hakimiyetine sahip değildir. TCK m.220/1 ile 5’in genişliği karşısında, ikame edilebilirliğin pek mümkün olmadığı, bu soyut hükümler karşısında fiil hakimiyetinin birçok durumda sağlanamayacağı, suç örgütü yöneticisine “ikame edilebilirlik” teorisi ile yüklenen TCK m.220/5 sorumluluğu ile azmettirmenin birbirine karışabileceği, m.220/5’in suç yönetici için öngördüğü “faillik” sorumluluğunun soyut ve ağır bir düzenleme olduğu ifade edilmelidir. Bu nedenle, ya örgüt yöneticisinin fail ve fiil üzerinde hakimiyet kurmasının çok zor olduğu, bu nedenle de meseleyi suça iştirakin “azmettirme” müessesesi ile çözmek ve suç örgütü yöneticilerinin sorumluluğunu bireyselleştirip somutlaştırmak ya da AlmanCK m.129/4 ve m.129a/2’de yine mülga Türk Ceza Kanunu m.313/4 ile TCK Hükümet Tasarısı m.296/4 olduğu gibi, suç örgütü yöneticileri hakkında suç örgütü kurma suçu çerçevesinde verilecek cezada artırıma gidilerek, yöneticilerin suç örgütü kurarak ve/veya yöneterek yol açtıkları özel tehlikenin Ceza Hukuku açısından değerlendirilmesi daha isabetli olacaktır. Böylece, suç örgütü kurucu ve yöneticilerini her durumda ve istisnasız bir şekilde fail olarak sorumlu tutmaktan daha makul ve Ceza Hukukuna uygun bir yol izlenebilecektir. İsfen, belki suç örgütlerinde kurucu ve yöneticilerin ağırlıkları, amaç suçların işlenmesine katkıları, suç örgütü vasıtasıyla daha fazla suç işlenmesini önleme gayesi, suç örgütünün kurucu ve yöneticilerinin fail ve fiil üzerindeki hakimiyetlerinden olsa gerek, TCK m.220/5’in altında yatan temel düşüncenin doğru olduğunu ve bu hükmün uygulama alanına girecek birçok suç örgütünde haklı neticeler sağlanacağını savunmuştur. Örneğin, geniş çapta faaliyet gösteren ve ciddi sayıda üyesi bulunan ve bu üyeleri sıkı bir hiyerarşik yapılanma ile organizasyona tabi tutan “devlet içinde devlet” haline gelen mafya, organize suçluluk ve terör örgütleri yöneticileri, suç örgütünün faaliyetleri çerçevesinde işlenmesini emrettikleri suçlardan dolayı ayrıca fail olarak sorumlu tutulmalıdırlar. Bu tür yapılanmalarda, suçu bizzat işleyen kişinin bireyselliği, arka plandaki fail için önem taşımamakta, birkaç üyenin örgütü terk etmesi ve hatta yetkili makamlarla işbirliği yapması, örgütün faaliyetlerinin önüne geçmemektedir. Ancak İsfen’e göre, bu tür yapılanmalar ile yarım düzine sokak çocuğundan ya da buna benzer sayıdaki insanlardan oluşan çeteleri veya iştirakleri birbirine karıştırmamak gerekir. İsfen, TCK m.220/5’İn bu noktada ayırım yapmadığını, her durumda ceza sorumluluğu öngören bir sistem öngördüğünü, sadece bir konumda veya bir yerde bulunmak nedeniyle suç örgütü yöneticilerini sorumlu tuttuğunu, ikili sistem izlemeyip, her halde eşitlik sistemini tercih etmek suretiyle örgüt yöneticilerini tüm suçlarda fail konumuna getirdiğini, fail ve fiil hakimiyeti unsurunu gözetmediğini, örgüt yöneticisi ile fiil arasında maddi ve manevi unsurlar yönüyle illiyet bağı kurulmasını aramadığını, m.220/5’de yer alan düzenlemenin katı ve esneksiz olması sebebiyle hatalı olduğunu söylemiştir.

TCK m.220/5’in hatalı olduğu, ceza sorumluluğunun şahsiliği ile kusur ilkelerini ihlal ettiği ve kendisine göre hangi haklı gerekçe gösterilirse gösterilsin ceza sorumluluğunu haddinden fazla ve Ceza Hukuku ilkelerine ters düşmek suretiyle genişlettiği tartışmasızdır. Bu sebeple, bu hüküm bizce tümden kaldırılmalıdır. İsfen’e göre ise, önce Alman Hukuku’nda kabul edilen suç örgütü unsurlarının Türk Ceza Hukuku’nda kabulü ile değiştirilip somutlaştırılmalıdır.

Kanaatimizce, bir suç örgütünün varlığının kabulü halinde, bu örgütün faaliyetleri çerçevesinde örgüt yöneticisinin işlenmesini emrettiği suçlardan dolayı ayrıca fail olarak sorumlu tutulması gerektiği kabul edilmelidir. Suç örgütü yöneticisi ile örgütün amacı çerçevesinde işlenen suç arasında kusur ve fiil yönlerinden bağlantı kurulabilmekte ise, yine suç örgütü yöneticisinin suça konu bu fiilden dolayı ceza sorumluluğu gündeme gelmelidir. Ancak bunun dışında, sırf suç örgütü yöneticisi olmak nedeniyle ceza sorumluluğu doğan bir kişinin yine sırf bu nedenle ve başkaca herhangi bir ilişki kurulmaksızın suç örgütünün amacı kapsamında işlenen tüm suçlardan sorumlu tutulması, tam anlamı ile “hukuki bir hatadır”, Ceza Hukukunun ilke ve esaslarının terkidir, Ceza Hukukunda artık terk edilen “korkuluk sorumluluğu/objektif sorumluluk” anlayışına dönüştür”. Bu hatadan vazgeçilmelidir. Anayasa m.38/7’nin güvencesi altında olan “Ceza sorumluluğu şahsidir.” hükmüne aykırı olan TCK m.220/5, ya kanun koyucu tarafından yürürlükten kaldırılmalı veya “Anayasaya aykırılığın diğer mahkemelerde ileri sürülmesi” başlıklı 158. maddesi uyarınca Anayasaya aykırılık iddia ve gerekçesiyle iptali için Anayasa Mahkemesi’ne taşınmalıdır. Çünkü Anayasa m.38/7’de yer alan “ceza sorumluluğunun şahsiliği” ilkesi ve bu hükmün gerekçesine göre, “… ceza sorumluluğunun ‘şahsi’ olduğu, yani failden gayri kişilerin bir suç sebebiyle cezalandırılamayacağı hükmünü getirmektedir. Bu ilke dahi ceza hukukuna yerleşmiş ve ‘kusura dayanan ceza sorumluluğu’ ilkesine dahil, terki mümkün olmayan bir temel kuraldır”.

TCK m.220/5’de ceza sorumluluğu öngörülen yöneticinin, hangi sıfatla cezalandırıldığı, fail mi, dolaylı fail mi, azmettiren mi yoksa yardım eden mi olarak nitelendirildiği anlaşılamamaktadır. Hakimiyet teorisine göre, yani örgütte var olan hiyerarşik yapının getirdiği bağlılık ve kontrol gereği “faillik” gözükmektedir. Ancak bu faillik, m.37/1’de tanımlanan doğrudan faillik değil, m.37/2’deki dolaylı failliktir. Belirtmeliyiz ki, m.220/5’in kapsam genişliğini m.37 karşılamamaktadır. TCK m.38’de yer alan azmettirme de, yöneticinin sorumluluğunu açıklamaya yeterli olamamaktadır. Çünkü azmettirmede, azmettiren tarafından failin suç işlemeye yönlendirilmesi, yani niyetlendirilmesi ve faile suç işleme kararının aldırılması gerekir. Ancak tüm bunlar, örgütü sevk ve idare eden yöneticinin bilgi ve kontrolünde olmaksızın işlenen suçlardan sorumlu tutulmasını açıklamaya yeterli olmamaktadır.

Kanaatimizce, örgüt yöneticisinin TCK m.220/5’den kaynaklanan sorumluluğunun sıfat olarak karşılığı bulunmamaktadır. Bu sorumluluk, ceza sorumluluğunun şahsiliği/sübjektif sorumluluk ilkesine aykırı, nev’i şahsına münhasır bir sorumluluk türü olup, Ceza Hukukunda yeri bulunmamaktadır. Kanun koyucu, örgüt liderinin yöneticiliğinden kaynaklanan sorumluluğu ile yöneticilerin sorumluluğu arasında bir fark gözetmemek suretiyle de hatalı davranmıştır.

TCK m.220/5 bağımsız bir suç tipi olmayıp, sadece sorumluluğu genişleten bir hükümden ibarettir. Mevcut durumda savcı, bir suç örgütü yöneticisi hakkında TCK m.220/1’den sevk yaptığında ve TCK m.220/5’den sevk yapmadığı takdirde mahkeme, CMK m.225/1 ile bağlı değildir. Bir başka ifadeyle mahkeme, iddianamede belirtilmese dahi bir fiil olmayıp sorumluluk türü ve hukuki nitelendirme meselesi olan TCK m.220/5 yönünden CMK m.226 uyarınca sadece sanığa ek savunma hakkı vermek suretiyle sanığın sorumluluğunu yargılama kapsamına alabilir. Ayrıca, TCK m.220/5 bağımsız bir suç tipi tanımlamaması nedeniyle CMK m.135 düzenlenen iletişimin denetlenmesine, m.139’da düzenlenen gizli soruşturmacı ve m.140 düzenlenen teknik araçla izleme tedbirlerine konu edilemez. Bir başka ifadeyle, TCK m.220/5 gerekçe alınmak suretiyle bu tip koruma tedbirlerine karar verilemez.

VIII- Suç örgütü fiilinin bağımsız bir suç tipi olarak tanımlanmasının sonuçları;

Kanaatimizce, suç örgütü kurmak fiilini suç olmaktan çıkarıp, “genel hükümler” içerisinde ağırlatıcı sebep ve bazı özel suç tipleri bakımından da özel ağırlatıcı sebep saymak, hem Ceza Hukuku yönünden kişi hak ve hürriyetlerinin korunmasına ve hem de Ceza Yargılaması Hukuku yönünden muhaberat hürriyetine gereğinden fazla müdahale edilmemesi amacına hizmet edecektir. Kişi hak ve hürriyetlerinin korunması “asıl”, bunların sınırlandırılması ise “istisna” kabul edilmelidir.

Örgütlü işlenen suçlar, terör suçları ile terör amaçlı suçlarda “suç örgütü” kavramı ya bağımsız bir suç olarak düzenlenmeyip, bazı suçların ağırlaştırıcı sebebi olarak kabul edilmeli (diğer suçlarda suça iştirak olarak kabul edilmeli) ya da örgütlü suçlulukla ilgili maddi ve yargılama hukuku kuralları hem düzenleme ve hem de uygulama olarak gözden geçirilmelidir. Örneğin TCK m.235’de düzenlenen ihaleye fesat karıştırma suçu, bir araç suç olarak kabul edilerek, birbirleri ile ilgisi olmayan ve hiyerarşik yapı içine dahil olmaksızın ticari ilişki içinde bulunan kişi ve olayların örgüt kapsamı içine dahil edildiği, yanına cebir ve tehdit iddiası da eklenmek suretiyle şüpheli veya sanıklar hakkında uzun süreli birçok koruma tedbirinin uygulandığı, soruşturmalar yapıldığı, davalar açıldığı, görevsizlik kararları verilmesi sebebiyle birçok mağduriyet yaşandığı ve “örgütlü suçluluk” torba hükmünden hareketle kişi hak ve hürriyetlinin aşırı şekilde kısıtlandığı, sadece telefon dinleme ve ortam dinleme tedbirlerinden hareketle, özel hayat ve ifade hürriyetlerine müdahale edildiği, tüm bunların suçları önleme ve cezalandırma gerekçesiyle yapıldığı, fakat sonuçta kişi hak ve hürriyetli ile hukuk sisteminin zarar gördüğünü de belirtmek isteriz.

Uygulamada “örgütlü suçluluk” kavramının özellikle yargılama usullerinde düzenlendiği, diğer suçlardan farklı olarak ayrı düzenlemelere tabi tutulduğu, cebir ve tehdit uygulayarak suç işlediği iddia olunan haksız iktisadi çıkar sağlamak amacıyla kurulan örgütlerin faillerinin, uyuşturucu ve suçtan elde edilen malvarlığı değerlerini aklama suçlarının diğer suçlardan ayrılıp, ağır ceza mahkemeleri ile bu mahkemeler bünyesinde kurulan savcılıklara bırakıldığı görülmektedir. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun yürürlüğe giriş tarihi olan 01.06.2005 itibariyle, CMK m.250 kapsamına giren suçların soruşturma ve kovuşturma usulleri özel olarak düzenlenmiştir (bkz. CMK m.250 ila 252).

Örgütün ayrı bir suç tipini teşkil etmesi ve bazı durumlarda suçun ağırlaştırıcı niteliğini oluşturması, ceza yargılaması kuralları açısından da suç örgütü kurma ve yönetme fiilleri ile ilgili özel tedbir ve delil elde etme yöntemlerinin kabul edilmesi, örgütün varlığının tespitini çok daha önemli hale getirmektedir. Uygulamada iştirak, suç için anlaşma ve çok failli suçlar ile suç işlemek amacıyla örgüt kurma kavramları birbirleri ile karıştırılmakta[22] ve suç örgütü ile ilgisi olmadığı halde çok failli suçlar ile suç örgütü birbirine karıştırılıp suç örgütünden soruşturma ve/veya kovuşturma yapılmak suretiyle sonuçta telafisi mümkün olmayan hukuka aykırılıklar meydana geldiği ve bu şekilde insan hak ve hürriyetlerinin ihlal edildiği görülmektedir.

“Soruşturma” başlıklı CMK m.251/1’in birinci cümlesine göre, “250. madde kapsamına giren suçlarda soruşturma, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nca bu suçların soruşturma ve kovuşturmasında görevlendirilen cumhuriyet savcılarınca bizzat yapılır”. Bu maddenin üçüncü fıkrasına göre, “Soruşturmanın gerekli kıldığı hallerde, suç mahalli ile delillerin bulunduğu yerlere gidilerek soruşturma yapılabilir. Suç, ağır ceza mahkemesinin bulunduğu yer dışında işlenmiş ise cumhuriyet savcısı, suçun işlendiği yer cumhuriyet savcısından soruşturmanın yapılmasını isteyebilir”. Aynı maddenin altıncı fıkrasına göre ise, “250. madde kapsamına giren suçlarla ilgili soruşturma ve kovuşturmalarda kolluk; soruşturma ve kovuşturma sebebiyle şüpheli veya sanığı, tanığı, bilirkişiyi ve suçtan zarar gören şahsı, ağır ceza mahkemesi veya başkanının, cumhuriyet savcısının, mahkeme naibinin veya istinabe olan hakimin emirleri ile belirtilen gün, saat ve yerde hazır bulundurmaya mecburdur”. Görüldüğü üzere özel yetkili cumhuriyet savcıları, CMK m.250 kapsamına giren suçlarla ilgili soruşturmaları ve soruşturmalar sırasındaki tüm iş ve işlemleri bizzat yerine getirecek, hatta bu kapsamda bütün delillerin toplanma ve koruma tedbirlerinin infazı aşamalarında da fiilen bulunacaklardır.

Ceza Hukuku açısından önemli olduğunu düşündüğümüz bir hususa daha değinmek isteriz. Suç örgütünün faaliyeti kapsamında işlenen bazı suç tiplerini düzenleyen ceza normlarında, suçun suç örgütü tarafından işlenmesinin cezayı artırıcı nitelikli hal olarak düzenlendiği görülmektedir. Burada dikkat edilmesi gereken husus şudur ki, failler hakkında hem örgüt liderliği, yöneticiliği veya üyeliği suçundan ve hem de örgüt kapsamında işlenmesi nitelikli hal olarak öngörülmüş suçtan dolayı açılan kamu davasında, bir taraftan TCK m.220 hükümlerine ve diğer taraftan suçun örgüt kapsamında işlenmesini nitelikli hal olarak öngören hükme göre failin cezalandırılması gündeme gelebilecektir. Kanaatimizce bu durum, “ne bis in idem” ilkesine aykırılık oluşturmaktadır; zira zaten suçun örgüt kapsamında işlenmesi TCK m.220 gereğince cezalandırıldığından, suçun örgütün amaç suçları kapsamında işlenmesi durumunun ayrıca nitelikli hal olarak yer alması ve failin iki kez cezalandırılması, ceza hukuku ilkeleri ile bağdaşmayacaktır. Bundan başka örneğin, şike suçunu düzenleyen 6222 sayılı Kanunun 11. maddesinin 4. fıkrası ile tehdit suçunu düzenleyen TCK m.106’nın 2. fıkrasında, bu suçların suç örgütünün faaliyeti kapsamında işlenmesi durumunda, başka artırım nedenlerinin gerçekleşmesi halinde de cezanın artırılacağına dair hükümler bulunmaktadır. Bunlar bir fiilde aynı zamanda birlikte gerçekleştiğinde, her birisinden ayrı ceza artırımı yoluna gidilmeyecek, sadece bir defaya mahsus ceza artırımı yapılacaktır. “Ne bis in idem” prensibine uygun olan da budur.

 

IX- Suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçlarına ilişkin yargılamalarda görev sorunu;

Özel yetkili savcılıklar ve ağır ceza mahkemeleri yalnızca CMK m.250/1’de gösterilen suçların soruşturma ve kovuşturmasını yapabilir. Bunun dışında suçlarla ilgili soruşturma ve kovuşturmaların, özel yetkili ağır ceza mahkemesi ve savcılıklar tarafından takibi mümkün değildir. Kural olarak, bu soruşturma ve kovuşturmalarda şüpheli veya sanık olanların özellikleri ve kamu görevlisi olmaları nedeniyle izin alınması şartı aranmayacaktır (TCK m.250/3 ve 251/1). Esas itibariyle bu kural, bir hukuk devletinde tüm soruşturma ve kovuşturmalarda izlenmesi gereken yöntem olarak kabul edilmelidir. Hiç kimsenin hukukilik denetiminin dışında tutulmaması bir esas olarak kabul edilmelidir.

Suç işlemek amacıyla kurulmuş bir örgütün varlığından bahsedebilmek için, örgütün hangi suçları işlemek amacıyla kurulduğu tespit edilmelidir. Suç sayılmayan ancak hukuka aykırılık taşıyan fiilleri gerçekleştirmek için kurulmuş olsa da, amacı ceza kanunlarında suç olarak tanımlanan fiilleri işlemek olmayan bir örgütlenme TCK m.220 kapsamında değerlendirilemez. Örneğin, 14.04.2011 tarihinde 6222 sayılı Kanunun 11. maddesinin yürürlüğe girmesi ile birlikte şike ve teşvik primi verme fiilleri suç olarak tanımlanmıştır. Bu tarihten önce gerçekleştirilen şike ve teşvik primi verme fiilleri, belki disiplin hukuku ve özel hukuk anlamında hukuka aykırı sayılabilirdi, fakat “suçta ve cezada kanunilik” prensibi gereğince suç olarak nitelendirilemez. Bu sebeple, 14.04.2011 tarihinden önce şike ve teşvik primi fiillerini gerçekleştirmek amacıyla gerekli araç ve gerece sahip en az üç kişinin hiyerarşik bir ilişki çerçevesinde anlaşmaları ve hukuka aykırı bu fiilleri gerçekleştirmeleri durumunda, diğer tüm unsurlar mevcut olmasına rağmen amaç suç bulunmaması sebebiyle somut olayda TCK m.220’nin unsurlarının oluştuğundan bahsedilemez. Hukuka aykırı fiil işlemek için birleşmiş olsa da, ifa ettiği fiiller suç teşkil etmeyen bir topluluk, suç işlemek için kurulan bir suç örgütü olarak nitelendirilmez.

Uygulamada, bu hususlar dikkate alınmaksızın özel yetkili savcılıklar tarafından soruşturmalar yürütülmekte, davalar açılmakta ve yapılan yargılama sonucunda veya temyiz aşamasında, somut olayda cebir veya tehdit ile işlenen suç veya suç işlemek için kurulmuş bir örgütün bulunmadığından bahisle görevsizlik kararları verilmektedir. Özel yetkili savcılıklar ve mahkemelerce yürütülen soruşturma ve kovuşturmalar özel usuller çerçevesinde yürütüldüğünden, şüpheli ve sanık haklarının daha fazla kısıtlandığını, işaret ettiğimiz hatalı uygulamanın hukuka aykırı olduğunu belirtmek isteriz.

Özel yetkili savcılıklar ve mahkemeler tarafından gerçekleştirilen bir diğer önemli sorun da, aralarında CMK m.8, 9 ve 11 çerçevesinde bağlantı bulunmayan fiillerin aynı dosya üzerinden yürütülmesinde yaşanmaktadır. CMK m.8’de, bir kişinin birden fazla suçtan sanık olması veya bir suçta her ne sıfatla olursa olsun birden fazla sanık bulunması durumları ile suçun işlenmesinden sonra suçluyu kayırma, suç delillerini yok etme, gizleme ve değiştirme fiillerinin bağlantılı suç olarak kabul edileceği düzenlenmiş ve CMK m.9’da bağlantılı suçlardan herbirisi değişik mahkemelerin görevine giriyor olsa da, birleştirilmek suretiyle yüksek görevli mahkemede dava açılabileceği düzenlenmiştir. Bu düzenlemelerin haricinde 11. maddede, davanın esasını gören mahkemenin birden çok dava arasında bağlantı olduğunu tespit etmesi durumunda bu bağlantının 8. maddede gösterilen türden olmasa bile bu davaların birleştirilebileceği kabul edilmiştir.

Esas itibariyle, tabii ve kanuni hakim güvencesi ile süratli yargılama ve dürüst yargılanma hakkı ilkelerini zedeleyen “bağlantılı davalar” kavramına ve davaların birleştirilmesine sıcak bakmadığımızı ifade etmek isteriz. Çünkü bu yolla, davaların süratli tamamlanması engellenmekte, kişi ve olay itibariyle kalabalıklaşmasının, deyim yerinde ise işin içinden çıkılmaz hale gelmesi mümkündür. Bu da, adaletin yanlış, eksik ve geç yerine gelmesine neden olur.

Özel yetkili ağır ceza mahkemelerinin suç örgütü ile ilgili davalarda yetkisinin ne olduğu hususu, Yargıtay tarafından verilen farklı kararlarla netlik kazanamamıştır.

Yargıtay Ceza Genel Kurulu, 23.02.2010 gün, 2009/8-111 E. ve 2010/38 K. numaralı oyçokluğu ile verdiği ilk kararında özetle, “Uyuşmazlık, 5271 sayılı CMK’nın 250. maddesi uyarınca kurulan ağır ceza mahkemelerince bu madde kapsamında yargılama yapılarak, suç işlemek için örgüt kurma suçundan beraat kararı verilen hallerde, madde kapsamına girmeyen diğer suçlardan dolayı (somut olayda, kişiyi hürriyetinden yoksun kılma ve 6136 sayılı Yasaya aykırılık suçları), yargılamaya devamla hüküm kurulmasının mı, yoksa görevsizlik kararı verilmesinin mi gerektiğinin belirlenmesine ilişkindir. Sanıklar hakkında, suç işlemek için örgüt kurma suçundan açılan kamu davasında, yüklenen suçun sabit olmadığı kabul edilerek, bu suçtan beraat kararı verilmiştir. Araç suç niteliğinde olan ve irtibat nedeniyle Özel Görevli Ağır Ceza Mahkemesine düzenlenen iddianamede yer alan hürriyetten yoksun kılma ve 6136 sayılı Yasaya aykırılık suçları yönünden ise, Yerel Mahkemece, örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenmediklerinin kabul edilmiş olması karşısında, 5271 sayılı CMK’nın 252/1-g maddesi uyarınca görevsizlik kararı verilmesi gerekirken, duruşmaya devamla bu suçlardan sanıkların mahkumiyetlerine karar verilmesi isabetsiz ve Yasaya aykırıdır. Bu itibarla haklı nedenlere dayanan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının kabulüne, Özel Dairenin kararının kaldırılmasına ve Yerel Mahkeme hükmünün görev yönünden bozulmasına karar verilmelidir”.

Yargıtay Ceza Genel Kurulu, 13.12.2011 gün, 2011/1-200 E. ve 2011/263 K. numaralı oyçokluğu ile verdiği ikinci kararında ise, “Sanık hakkında suç işlemek için örgüt kurma suçunda açılan kamu davasında, yüklenen suçun sabit olmaması nedeniyle sanığın bu suçtan beraatına, araç suç niteliğinde olan ve bağlantı nedeniyle CMK’nın 250. maddesi uyarınca kurulan ağır ceza mahkemesine hitaben düzenlenen iddianamede yer alan kasten adam öldürme ve 6136 sayılı Yasaya aykırılık suçlarından cezalandırılmasına karar verilen olayda, Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemesinin görev alanına giren suçtan beraat kararı verdiği hükümde, görev alanına girmeyen kasten adam öldürme ve 6136 sayılı Yasaya aykırılık suçlarından da yargılamayı sonuçlandırıp mahkumiyet kararı vermesinde dava ekonomisi, adalet dağıtımında istikrar ve çabukluk sağlanması, davaların en hızlı ve doğru şekilde bitirilmesi ilkeleri gözönünde bulundurulduğunda, usul ve Yasaya aykırılık olmayıp, Yerel Mahkeme hükmünün Özel Dairece onanmasının da bir isabetsizlik bulunmamaktadır. Bu itibarla, haklı nedenlere dayanamayan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının reddine karar verilmelidir”[23].

Kanaatimizce, özel yetkili ağır ceza mahkemelerinin bir özel mahkeme olması ve ancak CMK m.250/1’de sayılan suçlarla ilgili yargılamalara bakabilmesi, bunun dışında davalara bakmasının “uzman mahkeme” olma özelliği ile Anayasa m.37’nin güvencesi altında olan kanuni hakim ve mahkeme güvencesine aykırı olması sebepleriyle mümkün değildir. Özel yetkili ağır ceza mahkemesi; suç örgütü faaliyeti çerçevesinde işlenmeyen uyuşturucu madde ticareti suçlarına, yine suç örgütü faaliyeti çerçevesinde işlenmeyen suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerine aklama suçuna, haksız iktisadi çıkar sağlamak amacıyla kurulan örgütün faaliyeti çerçevesinde cebir ve tehdit uygulanarak işlenmeyen suçlara (burada suç örgütünün varlığı yeterli olmamakta, aynı zamanda cebir ve tehditle işlenen amaç suçun varlığı gerekmektedir), terör ve terör amacıyla işlenen suçlardan olmayan suçların kovuşturmasına bakamaz ve özel yetkili savcı da bu davaların soruşturmasında savcılık yapamaz. Bu nedenle, özel yetkili ağır ceza mahkemesinin görevi kapsamına giren bir suçtan dolayı beraatın gündeme geldiği bir davanın, özel yetkili ağır ceza mahkemesinin görevine girmeyen iddia ve suçlamalar yönünden özel yetkili ağır ceza mahkemesi kalması ve kovuşturulması hukuka uygun olmayacaktır.

CMK m.250 kapsamında özel yetkili mahkemelerin görev alanına giren bir olayda, suç işlemek için kurulmuş bir örgüte üye olmamakla birlikte, suç örgütünü belirli bir suçu işlemeye azmettiren veya yalnızca bir suça ilişkin olarak yardımda bulunan kişinin hangi mahkemece yargılanacağı hususu tartışmalıdır.

Örgütlü olarak işlenen suçların CMK m.250 kapsamına girmesi durumunda yargılamanın hangi mahkemece yapılacağı konusu gündeme geldiğinde, somut olayda tüm sanıklar amaç suçun sanığı olacağından CMK m.8/1 (bir suçta her ne sıfatla olursa olsun birden fazla sanık bulunur) anlamında bağlantı mevcut olacak ve cumhuriyet savcısı tarafından CMK m.9 uyarınca davalar birleştirilmek suretiyle yüksek görevli mahkemede dava açılabilecektir. Çocuklarla ilgili olan yargılamalarda olduğu gibi (CMK m.250/4) ayrı düzenleme olmadıkça, bu davaların birleştirilmek suretiyle özel yetkili ağır ceza mahkemelerinde görülmesi gerekir. Bu durumda yargılamayı yapan özel yetkili mahkeme örgütle ilgili olarak kurma, yönetme, üye olma, yardım etme, propaganda yapma suçları ile birlikte diğer suçlarla ilgili olarak da yargılama yapacak, suçun sübutu halinde örgüt mensupları ile yardım edenler ve propaganda yapanlar hakkında bu suçlarla birlikte amaç suçlar, bu kişiler dışındaki azmettiren ve yardım edenler hakkında ise yalnızca bu suça ilişkin azmettirme ve yardım etmeden hüküm kuracaktır.

 

Ancak belirtmeliyiz ki, çok sanıklı ve olay sayısının fazla olduğu, bu sebeple yargılamanın uzadığı ve sanık haklarının tam manası ile korunamadığı dava süreçlerine karşı olduğumuzdan, dava birleştirilmelerinde isabet bulunmadığı ve mümkün olduğu kadar bu hükümlerin dar uygulanmasının yerinde olacağı ortadadır.

 

X- TCK m.220/7’den kaynaklanan ceza sorumluluğu;

TCK m.220/7’de, örgüt içerisindeki hiyerarşik yapıya dahil olmamakla birlikte, örgüte bilerek ve isteyerek yardım eden kişinin örgüte üye olmak suçundan cezalandırılacağı düzenlenmiştir. Failin örgüt üyesi olarak kabul edilebilmesi için, işlediği fiillerin belirli bir yoğunlukta olması, örgüt içindeki hiyerarşik yapıya uygun hareket etmesi, belirli bir süre örgütlü faaliyette bulunması ve suç işleme iradesinin devamlı olması zorunludur. Bu şartlar altında hareket ederek suç işleyen kişi örgüt üyesi olarak cezalandırılır. Failin suç işlemek için kurulmuş bir örgüte üye olmamakla birlikte, yalnızca belirli bir veya birkaç suçun işlenişine örgüt üyesine benzer şekilde iştirak etmesi, yani münferit bir suçun işlenişinde görev alınması veya hizmette bulunulması durumunda örgüt üyeliğinden bahsedilemez.

TCK m.220/7’nin kapsamının belirlenmesinde, madde gerekçesinden hareketle 765 sayılı Mülga Türk Ceza Kanunu’nun cürüm işlemek için kurulan cemiyetin mensuplarına yardım etme suçunu düzenleyen 314. maddesi veya suça iştirakle ilgili “Yardım etme” başlıklı Yeni TCK m.39’dan yararlanılabilir.

  1. maddenin gerekçesinde, örgüte hakim olan hiyerarşik ilişki içinde olmamakla beraber, örgütün amacına bilerek ve isteyerek hizmet eden kişinin örgüt üyesi olarak cezalandırılacağı, bu sebeple Kanunda ayrıca “örgüte yardım ve yataklık” suçuna yer verilmediği ifade edilmiştir. Kişinin üyesi olmadığı (hiyerarşik yapısına dahil olmadığı) suç örgütüne bilerek ve isteyerek yardım ettiğinden bahisle suçlanabilmesi için, suç örgütünün varlığını bilmesi ve örgüte maddi yardımda bulunması gerekir.

765 sayılı Kanunun 314. maddesinde, suç örgütü mensuplarına bilerek ve isteyerek barınacak yer gösteren, silah veya cephane tedarik eden veya yardım edenlerin cezalandırılacağı düzenlenmiştir. Bu düzenlemeye göre de örgüte yardım fiili, örgüt mensuplarına bilerek ve isteyerek barınacak yer gösterme, silah veya araç – gereç tedarik etme, yani maddi destek şeklinde tanımlanabilir.

TCK m.39/2 hükmü dikkate alındığında ise, örgüte yardım fiili örgütün amacına uygun olarak örgütü suç işlemeye teşvik etme, suç işleme kararını kuvvetlendirme, fiilin işlenmesinden sonra yardım edileceği vaadinde bulunma, suçun nasıl işleneceği yönünde yol gösterme veya araç sağlama ya da suçun işlenmesinden önce veya işlenmesi sırasında yardımda bulunarak icrasını kolaylaştırma şeklinde tanımlanabilecektir.

TCK m.220/7 çerçevesinde kişiyi sorumlu tutmak için dikkate alınması gereken temel mesele, yardım fiilinin örgütün amacına yönelik olarak mı, yoksa örgüt kapsamında işlenen her bir suç için mi geçerli olacağı ile ilgilidir. Örgüte yardım, TCK m.220 gerekçesinden hareketle “örgüt amacı” genel olarak suç işlemek olarak kabul edildiğinde, birden fazla suç işlediği sabit olan örgüte yalnızca bir suç için yardımda bulunan veya örgütün genel amacına yardım etmeyen kişi TCK m.39 gereğince bu suça yardım etmeden sorumlu tutulacaktır. Bu suçun dışında, failin bir de TCK m.220/7 gereğince cezalandırılması mümkün olmayacaktır.

İşlenen her bir suçun örgütün amacı dahilinde olduğunun kabulü halinde ise, fail örgütün amacına yardım etmiş bulunacağından TCK m.220/7 uyarınca cezalandırılacaktır. Bu durumda kişinin somut amaç suça da yardım etmiş olacağı dikkate alındığında, aynı zamanda işlenen bir suça yardım etmeden sorumlu tutulabileceği ileri sürülebilir görülse de, “ne bis in idem” ilkesi karşısında bu fikrin kabulü mümkün değildir. Ancak aksi fikirde, TCK m.220/7’nin öngördüğü sorumluluk ile somut amaç suçtan doğan sorumluluğun farklı değerlendirilmesi gerektiği biçiminde ileri sürülebilir.

Konunun daha iyi anlaşılabilmesi açısından bir örnekle açıklamak isabetli olacaktır. Kasten insan öldürme suçları işleyen bir örgüt tarafından (A)’nın öldürülmesi olayında, (A)’nın bulunduğu yeri örgüte söyleyen kişi birinci durumda yalnızca (A)’nın öldürülmesine yardım etmeden, ikinci durumda ise, (A)’nın öldürülmesine yardım etme fiili ile birlikte TCK m.220/7’den sorumlu tutulacaktır. Kanaatimizce, yalnızca bir yardım fiili bulunan kişinin bu yardımının örgütün amacı dahilinde kabul edilmesi ve bunun sonucu olarak, hem TCK m.39 ve hem de 220/7 kapsamında sorumlu tutulması “ne bis in idem” ilkesine aykırıdır. TCK m.220/7 kapsamında kişinin sorumlu tutulabilmesi için kişinin örgütün hiyerarşik ilişkisine dahil olmaksızın örgüte/amacına yardımda bulunması gerekir. Bu sebeple, her ne kadar bir suç örgütü tarafından işlenmiş olsa da, yalnızca bir suça ilişkin olarak yardımda bulunan kişinin bu fiilinin TCK m.220 kapsamında olduğunu kabul etmek hatalı ve “ne bis in idem” ilkesine aykırı olacaktır.

TCK m.220/7 ile 39 kapsamında cezai sorumluğun tespiti açısından, kişinin suç işleme kastının hangi yönde olduğunun araştırılması da zorunludur. Örgüt tarafından işlenen suça yardım etme iddiasının bulunduğu durumda, kişinin yardım etme yönündeki kastının örgütün faaliyetine yönelik mi, yoksa sadece somut suçun işlenmesine yönelik mi olduğunun tespit edilmesi ile konu netlik kazanabilecek, kişinin kastının örgüte yardım olduğunun tespitinde TCK m.220/7, somut suça yardım olması durumunda ise TCK m.39’un tatbiki gündeme gelecektir.

Benzer bir sorun suça azmettirme müessesesinde tartışılabilmekle birlikte, TCK m.220’de örgütü azmettirmeye ilişkin herhangi bir hüküm bulunmaması nedeniyle konunun çözümü daha kolaydır.

Suça azmettirme, belli bir suçu işleme hususunda henüz bir fikri ve niyeti olmayan kişinin başkası tarafından bu suçu işlemeye karar verdirilmesidir. Suça azmettirmenin somut olayda varlığının kabulü için, daha önce suç işleme konusunda kararı bulunmayan bir kişide suç işleme kararının oluşmasının sağlandığının ortaya konulması ve azmettirilen suçun işlenmesi gerekir. Nitekim Yargıtay 4. Ceza Dairesi 15.04.2009 tarih, 2007/11093 E. ve 2009/7427 K. numaralı kararında, suça azmettirmede temel öğenin azmettirilenin iradesi üzerinde suç işleme konusunda kesin bir etki oluşturma olduğu, dolayısıyla azmettirenin bir başkasına suç işleme kararı verdiren kişi olarak tanımlanabileceği ifade edilmiştir.

Suç örgütünü belirli bir suça azmettirme ile TCK m.220/7’de düzenlenen örgüt üyesi olmamakla birlikte örgüt adına suç işleme suçu birbirinden farklıdır. TCK m.220/7’de, örgüte hakim olan hiyerarşik ilişki içinde olmamakla beraber, örgütün amacına bilerek ve isteyerek hizmet eden kişinin örgüt üyesi kabul edilerek cezalandırılması öngörülmüştür. Örgütü suça azmettirmede, örgütün amacına yönelik olarak herhangi bir yardım fiili bulunmaması sebebiyle azmettirenin TCK m.220/7 kapsamında sorumlu tutulması mümkün değildir. Örgütü herhangi bir suçu işlemeye azmettiren kişi, örgütün amacına yardım etmedikçe TCK m.220/7 uyarınca sorumlu tutulamaz.

Yukarıda anlatılan şekilde bir suçun işlenmesi durumunda, amaç suçu işleyen örgüt üyeleri bu suç ile birlikte örgüte üye olma suçundan, örgüt kurucu ve yöneticileri amaç suçla birlikte örgüt kurma ve yönetme suçundan, azmettiren ise yalnızca azmettirdiği suç sebebiyle cezalandırılacaktır.

CMK m.139’da düzenlenen ve suç örgütünü izlemek, örgütü ve faaliyetlerini ortaya çıkarmak amacıyla gizli soruşturmacı olarak görevlendirilen kamu görevlisi, suç örgütünün faaliyetleri çerçevesinde suç işlemek ve amaç suçlara katılmamak kaydıyla, suç örgütü üyeliğinden veya suç örgütüne bilerek ve isteyerek yardım etmekten dolayı suçlanamayacaktır. Çünkü gizli soruşturmacı olarak yapılan görevlendirme, TCK m.24’de düzenlenen kanun hükmünü ve amirin emrini ifa adlı hukuka uygunluk sebebi olarak kabul edilmelidir. Ancak gizli soruşturmacı, suç örgütünün yöneticisi olarak görev alamaz. Bu durumda, TCK m.220/5 gereğince gizli soruşturmacının ceza sorumluluğu gündeme gelecektir. Ayrıca gizli soruşturmacı, CMK m.139/5’in açık hükmü karşısında “ajan provokatör/kışkırtıcı ajan” olarak görev ifa edemez; zira Türk Hukukunda gizli soruşturmacının sessizliği esas olup, gizli soruşturmacı tarafından amaç suç işlenilemeyeceği gibi, üçüncü kişiler suç işlemeye azmettirilemez ve gizli soruşturmacı yardım eden sıfatı ile de suça iştirak edemez.

 

XI- Suç örgütü varlığının ispatı;

Bir suç örgütünün varlığı için, hiyerarşik yapılanmasının ve amaç suçları işlemekteki devamlılığını gösteren somut deliler, örneğin emir – komuta zincirini ortaya koyan sistemli yapılanma, buna ilişkin şüpheli, sanık ve tanık beyanları ve/veya telefon, ortam dinleme kayıtları ile teknik araçlarla tespit edilen verilere ve net bulgulara ulaşılmalıdır. Bunu dışında, yalnızca yasal düzenlemede yazılı hükümlerin tekrarı ve yorumlanması yoluyla suç örgütünün varlığı kabul edilemez. Birkaç kişi arasında geçen telefon görüşmelerinde kullanılan lakapla, şifreli veya üstü kapalı yapılan konuşmalar veya “yüzyüze görüşelim” veya “buluşup konuşalım” gibi konuşmalar da tek başına hiyerarşik yapılanmanın ve suç örgütünün varlığını ortaya koymaz. Bu tür veri ve deliller, elbette hukuka uygun yol ve yöntemlerle elde edildikleri müddetçe elverişli delil olarak kullanılırlar, fakat suçu net bir şekilde ortaya koyan kanıt vasıtası sayılmazlar. Bunlar; somut delillerin yanında yer alan ve şüpheyi yüzde yüz yenmeye yardımcı, destekleyici ve tamamlayıcı delil ve emare olarak kabul edilmelidirler.

Telefon ve ortam görüşmelerinde geçen konuşmaların, sadece sözde kalmayıp gerçekleştiğini gösteren uyumlu ve örtüşen somut tespitler yapılmalıdır. Çünkü suç örgütü basit bir yapılanma değildir. Ayrıca, şüpheli veya sanıklara ait olduğu, içeriği ve sıralamasına müdahale edilmediği anlaşılan (şüpheli veya sanık tarafından kabul edilen veya bu konuda yaptıkları itirazlar reddedilen) konuşmalardaki ciddiyet, vurgu ve tonlama ile konuşanların sıfat, durum ve özellikleri de, bu ses tespit eden belge delillerin ispat vasıtası olma gücü üzerinde etkili olacaktır.

Kolluk ve savcılık makamı tarafından sübjektif zan ve tahmine dayalı bir şekilde oluşturulan örgüt şemaları, sadece iletişim tespit bilgilerine dayalı hazırlanan, kimin kimi aradığı ve ne kadar aradığı bilgilerinden hareketle hazırlanan örgüt şemaları, yine faillerin günlük hayatlarındaki mesleki veya sosyal pozisyonlarına göre düzenlenen hiyerarşik yapılanmayı gösteren şekil ve grafikler, belki soruşturma aşaması ve kamu davasının başlangıcında etkileyici olup, bazı koruma tedbirlerinin uygulanmasında kolaylık sağlayabilir. Ancak bu veri veya kayıtlar başlı başına örgütlü suçluluğu kanıtlamaya yeterli görülemez. Aksi halde, masumiyet/suçsuzluk karinesi ve suç örgütü ile ilgili ispat yükü terse döner.

Türk Hukuku’nda ve Türk Toplumunda iki kötü algı oluşmuştur; suç örgütü ve tutuklama tedbiri olmazsa suç ve suçlu yoktur. Bu algı yanlış olup, suç ve ceza siyaseti ile Ceza Hukukunun, Ceza Yargılaması Hukukunun ve Ceza İnfaz Hukukunun ilke ve esasları, fonksiyonlarına aykırıdır. Bu algının hem uygulama ve hem de toplum tarafından hukuk kültürümüzden çıkarılması gerekmektedir. Suç ve suçlu kavramları suç örgütünden ibaret olmadığı gibi, bir tedbir özelliği taşıyan tutuklama da ceza yerine uygulanamaz.

 

* Makale, Yargı Dünyası Dergisi Ocak 2012 sayısında yayımlanmıştır.

[1]   Alman Hukuku ile ilgili bilgi, Bochum Ruhr Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Sayın Prof. Osman İsfen’den edinilen bilgi ve mütalaa ışığında hazırlanmıştır.

[2] 4422 sayılı mülga Çıkar Amaçlı Suç Örgütleriyle Mücadele Kanunu’nun “Çıkar amaçlı suç örgütü” başlıklı 1. maddesine göre, “Doğrudan veya dolaylı biçimde bir kurumun, kuruluşun veya teşebbüsün yönetim ve denetimini ele geçirmek, kamu hizmetlerinde, basın ve yayın kuruluşları üzerinde, ihale, imtiyaz ve ruhsat işlemlerinde nüfuz ve denetim elde etmek, ekonomik faaliyetlerde kartel ve tröst oluşturmak, madde ve eşyanın azalmasını ve darlığını, fiyatların düşmesini veya artmasını temin etmek, kendilerine veya başkalarına haksız çıkar sağlamak, seçimlerde oy elde etmek veya seçimleri engellemek için; tehdit, baskı, cebir veya şiddet uygulamak suretiyle yıldırma veya korkutma veya sindirme gücünü kullanarak, suç işlemek için örgüt kuranlara veya örgütü yönetenlere veya örgüt adına faaliyette bulunanlara veya bilerek hizmet yüklenenlere, sadece bu nedenle üç yıldan altı yıla kadar ve örgüte üye olanlara iki yıldan dört yıla kadar hapis cezası verilir”.

 

[3] TCK m.220’nin Adalet Alt Komisyonu’nda kabul edilen ilk halinde suç örgütünün üye sayısına ilişkin olarak herhangi bir düzenleme yapılmamış idi. Ancak Adalet Komisyonu’nda yapılan görüşmeler sırasında, suç örgütünün asgari üye sayısının belirlenmesi gereği duyulmuş ve TCK m.220/1’in son cümlesine, “Ancak örgütün varlığı için üye sayısının en az üç kişi olması gerekir.”hükmü eklenmiştir.

[4]     Yargıtay 10. CD’nin 04.04.2007 tarih ve E.2006/8387, K.2007/4115; 27.11.2006 tarih ve E.2006/3435, K.2006/13152; 14.12.2006 tarih ve E.2006/12357, K.2006/14253 sayılı kararlarında, “5237 sayılı TCK’nın 220. maddesinde düzenlenen “Suç işlemek için örgüt kurmak” suçunun işlendiğinin ve örgütün varlığının kabul edilebilmesi için; üye sayısının en az üç kişi olması, üyeler arasında soyut bir birleşme değil gevşek de olsa hiyerarşik bir ilişkinin bulunması, suç işlenmese bile suç işlemek amacı etrafında fiili bir birleşmenin olması, niteliği itibariyle devamlılık göstermesi gereklidir. Örgütün yapısı, sahip bulunduğu üye sayısı ile araç ve gereç bakımından, amaçlanan suçları işlemeye elverişli olması da aranmalıdır. Örgüt yapılanmasında işlenmesi amaçlanan suçların konu ve mağdur itibariyle somutlaştırılması mümkün, ancak zorunlu değildir. Soyut olarak sanık sayısının üç kişiden fazla olması örgütün varlığının kabulü için yeterli olmayıp bu durumda iştirak ilişkisinden söz edilebilir.” sonucuna varılarak, suç örgütünün tanımı ve tespiti ile ilgili bu ortak gerekçeye yer verildiği görülmektedir.

[5]     Yargıtay 11. CD’nin 20.02.2008 tarih ve E.2007/8458, K.2008/915 sayılı kararına göre, “5237 sayılı TCK’nın 220. maddesinde tanımlanan ‘örgütün’ varlığının kabul edilebilmesi için hiyerarşik ilişki içinde olan en az üç kişiden teşekkül etmesi, örgütün yapısının sahip bulunduğu üye sayısı ile araç ve gereç bakımından amaçlanan suçları işlemeye elverişli olması, suç işlemek amacı etrafında fiili bir birleşmenin bulunması ve niteliği itibariyle ‘devamlılık’ göstermesi gerekir. Somut olayda, arızi olarak biraraya gelen sanıklar arasında ‘hiyerarşik ilişki ve suç işleme iradesinde devamlılık’ saptanamamış olması karşısında, yüklenen suçun unsurları itibariyle oluşmadığı nazara alınarak beraatlarına karar verilmesi gerekirken, suça iştirak ilişkisine yanlış anlam katılarak yazılı şekilde sanıkların ‘suç işlemek için örgüt kurmak’ suçundan mahkumiyetlerine hükmolunması hukuka aykırıdır”.

[6] Bkz. Prof. Dr. Mahmut Koca tarafından hazırlanan ve İstanbul 16. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 2011/63 Esas sayılı dosyasına sunulan hukuki mütalaa. Koca bu hukuki mütalaasında, suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçu ile ilgili ayrıntılı açıklamalarda bulunmuş olup, çalışmamızda bu açıklamalardan yararlanılmıştır.

[7] TCK m.220’nin gerekçesine göre, “Bu suç bir amaç suç niteliği taşımaktadır. Bu nedenle, sözkonusu suç ancak doğrudan kastla işlenebilir”. Doktrinde Koca, bu suçun amaç değil, işlenmesi düşünülen suçlar bakımından araç olduğunu söylerken, suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçunun fonksiyonuna işaret etmeyi hedeflemiştir. Bu konuda, Koca’nın görüşü ile madde gerekçesi arasında bir tenakuz olduğu söylenemez. Kanaatimizce, bu yaklaşım doğrudur. Elbette suç işlemek amacıyla örgüt kuranlar, sonuçta amaçladıkları suçları kolaylıkla işleyebilmeyi, iz bırakmamayı ve bulundukları yerde güç elde etmeyi hedeflemektedirler. Failler, önce suç örgütü kurmak amacıyla biraraya gelirler ve bu suçu tamamladıktan sonra suç örgütü kapsamında işlemeyi düşündükleri veya suç örgütü kurulduktan sonra belirledikleri suçları işlemeye yönelirler.

[8] Bkz. İzzet Özgenç, Suç Örgütleri, Seçkin Yayınevi, Ankara, 2011, s.16.

[9] Bkz. Mahmut Koca, a.g.e., s.4.

[10] İzzet Özgenç, Suç Örgütleri, a.g.e., s.16.

[11] Bkz. İzzet Özgenç, Suç Örgütleri, a.g.e., s.19.

[12]    Kaçakçılık Kanunu m.4/1’e göre, “Bu Kanunda tanımlanan suçların ve kabahatlerin, bir örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenmesi halinde, verilecek ceza iki kat artırılır”.

[13]    Bkz. Mahmut Koca, a.g.e., s.5.

[14]    CMK m.2’nin gerekçesinde toplu suçla ilgili; “Tasarının bazı maddelerinde ve 01.03.1926 tarihli ve 765 sayılı Türk Ceza Kanunu dahil, ceza hükümlerini kapsayan diğer mevzuatta yer alan ‘toplu suç’ kavramı bazen iştirak hali ile karıştırılmakta olduğundan, buna ait bir tanımın verilmesi uygun sayılmıştır: Aralarında Türk Ceza Kanunu’na göre iştirakin önemli koşulunu oluşturan iştirak iradesi bulunmasa da fiilin üç veya daha fazla fail tarafından işlenmesi halinde toplu suçun varlığı kabul edilecek ve buna ilişkin hükümler uygulanabilecektir.” ifadesine yer verilmiştir.

[15]    Ancak 5607 sayılı Kaçakçılık Kanunu’nun 4/2. maddesi hükmünde, “Bu Kanunda tanımlanan suçların ve kabahatlerin, üç veya daha fazla kişi tarafından birlikte işlenmesi halinde, verilecek ceza yarı oranında artırılır.” kuralına yer verilerek, “toplu suç” kavramına özel olarak yer verildiğini görmekteyiz.

[16]    Türk Hukuku’nda, ayrı bir teşkilatlanma şeklinde kurulmuş ve savcılık makamına bağlı bir adli kolluk kuvveti bulunmamaktadır. Bu durum, suçlara ilişkin delillerin toplanmasında ve faillerinin yakalanmasında savcılık makamı açısından bazı sorunların doğmasına yol açmaktadır. Gerek iletişimin denetlenmesinde ve gerekse iletişim hürriyetinin hukuka aykırı şekilde ihlal edilip edilmediği iddialarının araştırılmasında, savcılık makamına bağlı, konusunda uzman ve bu konularla ilgili delil toplama kapasitesi yüksek adli kolluk mensuplarının varlığına ihtiyaç duyulmaktadır. Ülkemizde, idari ve adli kolluk arasında hukuki ve kesin bir ayırımın henüz yapılmadığını, her iki kolluk faaliyetinin de polis ve jandarma tarafından yerine getirildiğini görmekteyiz. Bu durum eleştirilmekte, idari ve adli görevleri yerine getiren kolluk görevlilerinin birbirinden ayrılması gerektiği savunulmaktadır ki, bu düşünceye katıldığımızı ifade etmek isteriz. Kanaatimizce, Adalet Bakanlığı ile cumhuriyet başsavcılıklarına bağlı, delil toplama ve değerlendirme konularında uzmanlaşmış ayrı bir adli kolluk teşkilatının kurulmasına ihtiyaç bulunmaktadır. Bu yapılanma, adli kolluk mensuplarına yönelik müdahaleler ile tesirlerin önüne geçebileceği gibi, ceza soruşturmalarının daha iyi yürütülmesini de sağlayacaktır.

[17] Bkz. İzzet Özgenç, Suç Örgütleri, a.g.e. s.20.

[18] Üçüncü Yargı Paketi olarak adlandırılan ve bazı kanunlarda değişiklik öngören Tasarının Meclis Adalet Komisyonu tarafından kabul edilen metninin 84. maddesinde, suç örgütü kurmak ve yönetmek fiilini bağımsız suç olarak düzenleyen TCK m.220’nin altıncı ve yedinci fıkralarında ceza indirimi yoluna gidildiği görülmektedir. Bu düzenleme, suç örgütüne üye olmayanların örgüt suçlamasından dolayı daha az cezalandırılmasını öngörmektedir. Ancak, 220. maddenin beşinci fıkrasında öngörülen ve bizce ceza sorumluluğunun şahsiliği ile kusur ilkelerine aykırı olan örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenen tüm suçlardan cezalandırılmasını öngören hükümde değişiklik yapılmaması isabetli olmayacaktır. Tasarının 73. maddesinde ise, terör örgütüne mensup olmasa dahi örgüt adına suç işleyenlerin terör suçlusu sayılacakları, fakat örgüt üyesi gibi kabul edilip cezalandırılmalarını öngören hükmün kaldırılacağı ifade edilmiştir. Böylece Tasarıda, TCK m.220 ile paralellik gösteren örgüt üyesi olmamakla birlikte örgüt adına suç işleyenlerin statüsüne dair Terörle Mücadele Kanunu’nun 2. maddesinin ikinci fıkrasında yer alan hükmün değiştirilmesi düşünülmüştür. Bu değişiklik, niteliği ve ağırlığı itibariyle daha hafif bir konuda ceza öngörmeye devam edecek olan TCK m.220/6 ile karşılaştırıldığında, 1982 Anayasası’nın m.2’de yer alan hukuk devleti ve m.10’da yer alan eşitlik ilkelerine aykırı olacağından, TCK m.220/6’nın Anayasaya aykırı hale geleceği ileri sürülecektir.

[19] 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun terör örgütü propagandası yapılmasını suç sayan 7. maddesinin ikinci fıkrasında ilginç bir hüküm bulunmaktadır. Bu hükme göre, “… Aşağıdaki fiil ve davranışlarda bu fıkra hükmüne göre cezalandırılır:

  1. a) Terör örgütünün propagandasına dönüştürülen toplantı ve gösteri yürüyüşlerinde, kimliklerin gizlenmesi amacıyla yüzün tamamen veya kısmen kapatılması.
  2. b) Terör örgütünün üyesi veya destekçisi olduğunu belli edecek şekilde, örgüte ait amblem ve işaretlerin taşınması, slogan atılması veya ses cihazları ile yayın yapılması ya da terör örgütüne ait amblem ve işaretlerin üzerinde bulunduğu üniformanın giyilmesi.

İkinci fıkrada belirtilen suçların; dernek, vakıf, siyasi parti, işçi ve meslek kuruluşlarına veya bunların yan kuruluşlarına ait bina, lokal, büro veya eklentilerinde veya öğretim kurumlarında veya öğrenci yurtlarında veya bunların eklentilerinde işlenmesi halinde bu fıkradaki cezanın iki katı hükmolunur”.

Terör örgütünün propagandasını yapmak, 7. maddenin ikinci fıkrasının birinci cümlesinde bir yıldan beş yıla kadar hapis cezası olarak öngörülmüş ve maddenin son fıkrasında belirtilen yerlerde bu suçun işlenmesi durumunda fail hakkında bu cezanın iki yıldan on yıla kadar hapis cezası olarak uygulanacağı ifade edilmiştir. Terör örgütünün propagandasının yapıldığının kabulü için, öncelikle bir terör örgütünün varlığının kesinleşmiş bir mahkeme kararı ile tespit edilmiş olması gerekir. Ancak, terör örgütünün propagandasına dönüştürülen toplantı ve gösteri yürüyüşlerine katılıp da kimliklerini gizlemek amacıyla yüzünü tamamen veya kısmen kapatan kişilerin, sırf bu davranışları nedeniyle terör örgütü propagandası yapmaktan cezalandırılmaları isabetli değildir. Propaganda yapmak, bir öğreti, düşünce veya inancı başkalarına tanıtmak, benimsetmek ve yaymak amacıyla söz, yazı ve sair yollarla gerçekleştirilen yayma hareketi anlamına gelmektedir. Bir kişinin katıldığı yürüyüş sırasında bu tür bir ifade ve düşünce yayma hareketinde bulunmaksızın, sadece kimliğini gizlemek amacıyla yüzünü tamamen veya kısmen kapatmasını propaganda yapmak olarak kabulü isabetli değildir.

[20] Bkz. Osman İsfen, “Yeni Türk Ceza Kanunu’nda Organize Hakimiyet Mekanizmalarına Dayalı Dolaylı Faillik Kuramı (TCK Md.220/5)”, Hukuki Perspektifler Dergisi, Sayı 7, İstanbul, 2006, s.53-61.

[21] İzzet Özgenç, Türk Ceza Kanunu Gazi Şerhi Genel Hükümler, Seçkin Yayınevi, Ankara, 2005, s.509. Ceza Hukukunun ilke ve esasları açısından kabulü mümkün olmayan bu anlayış ve uygulama, bugün maalesef ceza sorumluluğunun şahsiliği ve ceza adaleti ilkelerine aykırı olan TCK m.220/5’in birçok olumsuz sonucunu ortaya çıkmasına neden olmuştur.

[22]    Nitekim bu durum Yargıtay içtihatlarında da ele alınmaktadır. Yargıtay 8. CD’nin 28.11.2007 tarih ve E.2006/10605, K.2007/8313 sayılı kararında bu durum görülmektedir: “… H. ve … (isimleri belirtilen) diğer bazı şahısların U. Limited Şirketini evrak üzerinde farklı şahıslar üzerine kurup, otomobil kampanyası düzenleyerek ikna edebildikleri vatandaşlardan usulsüz para topladıkları’nın belirtilmesi üzerine adı geçen şirkete gidildiğinde ‘U. İnş. ve San. Tic. Ltd.’ şirketinin 15.3.2004 tarihinde yasal olarak kurulduğu ve şirket ortaklarının sanık A.D. ile temyize gelmeyen sanık N. oldukları, diğer sanık A.C.’nin de şirkette Personel şefi olduğu, bu şirket adına otomobil kampanyasının düzenlendiği, ancak herhangi bir müşteriyle görüşülmediği, satış yapılmadığı ve para alınmadığı anlaşılmakla, sanıkların, otomobil kampanyası düzenleyip herhangi bir teslimat yapılmaksızın müşterilerden usulsüz para toplamak amacıyla bir örgütlenme disiplini ve dayanışma içinde bir araya geldiklerini gösterir mahkumiyetlerine yeter kesin ve inandırıcı kanıt bulunmadığı gözetilmeden, sanıkların beraatı yerine yazılı şekilde mahkumiyetlerine karar verilmesi … bozmayı gerektirmiş …”

[23] Yargıtay 5. Ceza Dairesi’nin 13.02.2012 gün 2012/470 E. ve 2012/397 K sayılı kararında özetle, “Uyuşturucu ve uyarıcı madde ticareti yapma veya sağlama suçunda; yargılamayı yapan, delilleri toplayan, sanıkları dinleyen, delillerle yüz yüze gelen ve delilleri değerlendiren özel yetkili ağır ceza mahkemesidir. Hal böyle olunca mahkemenin, örgüt suçlaması ile birebir bağlantılı olan uyuşturucu ticareti suçlamasını da bir çözüme kavuşturması gerekirdi. Özel yetkili mahkemenin de örgütten beraat kararı vermesinden sonra uyuşturucu ticareti iddiasıyla ilgili dava hakkında da bir sonuca varması gerekir. Ağır Ceza Mahkemesinin görevsizlik kararı hukuka uygundur”. Aynı yönde bkz. Yargıtay 5. Ceza Dairesi’nin 20.02.2012 gün 2012/870 E. ve 2012/616 K. sayılı kararı.

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir